Chicago Planı: Bankaların Kredi Yoluyla Para Yaratmasını Yasaklama Önerisi

Para Teorisi ve Bankacılık Tarihi

Chicago Planı: Bankaların Kredi Yoluyla Para Yaratmasını Yasaklama Önerisi

1933’te Büyük Buhran’ın ortasında doğan %100 karşılık fikri ve IMF araştırmacılarının 2012’de yaptığı yeniden hesap
Para Teorisi  |  Bankacılık  |  Makroekonomi  |  Eylül 2026

Banka hesabınızdaki bakiyeye bir kez daha bakın. O rakamın büyük kısmını hiçbir merkez bankası basmadı. Bir banka, birine kredi verdiği anda onu bir kalem hareketiyle var etti. 1933 Mart’ında, Amerika’daki bütün bankaların kepenk indirdiği günlerde, Chicago Üniversitesi’nden bir grup iktisatçı bu yetkinin bankaların elinden alınmasını önerdi. Öneri Beyaz Saray’a kadar ulaştı, sonra sessizce rafa kalktı. 79 yıl sonra IMF’nin araştırma dairesinde çalışan 2 iktisatçı aynı fikri modern bir makroekonomik modele soktu ve ortaya çıkan sonuçların, önerinin sahiplerinin bile iddia etmediği kadar güçlü olduğunu yazdı. Bu yazı, hiç uygulanmamış bir reformun neden hâlâ gündemden düşmediğini anlatıyor.

1933 Bankacılık Krizi: Bütün Bankaların Kapandığı Hafta

1933 yılının Mart ayının ilk haftasında Amerika Birleşik Devletleri’nde para vardı, ama paraya ulaşmanın yolu kalmamıştı. Göreve yeni başlayan Başkan, 6 Mart’ta ülke çapında banka tatili ilan etti ve bütün bankaların kapıları aynı anda kapandı. Bu karar bir panik önlemi olmaktan çok, zaten yaşanmakta olan bir çöküşün resmi kaydıydı. Şubat ayında Michigan’la başlayan eyalet düzeyindeki banka tatilleri birer birer yayılmış, mevduat sahipleri paralarını nakde çevirmek için şube önlerinde kuyruğa girmiş, sistem kendi ağırlığı altında ezilmişti.

Rakamlar dönemin ölçeğini tek başına anlatır. 1930 ile 1933 arasında 9.000’den fazla banka faaliyetlerini durdurdu. Bu sayı, 1929 sonunda var olan bankaların yaklaşık %30’una denk geliyordu ve ülke tarihindeki en yoğun banka kapanışı dalgasıydı. Aynı dönemde reel gayrisafi milli hasıla %29 geriledi, fiyatlar genel düzeyi %25 düştü, işsizlik oranı %25’e ulaştı. Başkan 12 Mart akşamı radyodan halka seslendiğinde, mali sistemin yeniden kurulmasında paradan da altından da önemli bir unsur bulunduğunu, bunun da halkın güveni olduğunu söyledi. Bankalar ertesi gün kademeli olarak açılmaya başladı, ama 1933’ün ilk aylarında ya da tatil sırasında kapanan yaklaşık 4.000 banka bir daha hiç açılmadı.

Bu tablonun içinde çoğu kişinin gözden kaçırdığı bir ayrıntı vardı. Batan bir banka yalnızca kendi sermayesini kaybetmiyordu. Bankadaki mevduat, ekonomide para olarak dolaşan şeyin ta kendisiydi. Banka kapandığında o mevduatın bir kısmı buharlaşıyor, yani ülkedeki para miktarı tek bir banknot yakılmadan küçülüyordu. Krediler geri çağrıldıkça borçlular ödeme yapmak için ellerindeki malı ucuza satıyor, fiyatlar düştükçe borcun reel yükü büyüyor, bu da yeni iflasları ve yeni banka kapanışlarını tetikliyordu. Kısır döngünün tam ortasında, paranın bankaların kredi kararlarına bağlı olarak var olup yok olması duruyordu.

9.000+Banka
Faaliyeti duran banka sayısı1930 ile 1933 arasında kapanan bu bankalar, 1929 sonundaki bankaların yaklaşık %30’una karşılık geliyordu.
%29Reel düşüş
Reel gayrisafi milli hasıla kaybı1929 ile 1933 arasında ekonominin reel büyüklüğü neredeyse 3’te 1 oranında küçüldü.
%25İşsizlik
Buhranın zirvesinde işsizlik oranıAynı dönemde fiyatlar genel düzeyi de %25 geriledi ve borçların reel yükü ağırlaştı.

Chicago Memorandumu: Mevduata %100 Karşılık Önerisi

Bankaların kapandığı o günlerde, Chicago Üniversitesi’nin iktisat bölümünde birkaç sayfalık bir metin dolaşıma girdi. 16 Mart 1933 tarihli memorandum, yaklaşık 40 kişiye gizli ve sınırlı biçimde gönderildi. Kapak mektubunda planı destekleyen 8 iktisatçının adı yazıyordu. Bu isimlerin birkaçı ilerleyen yıllarda Chicago Okulu’nun kurucuları olarak anılacaktı. Sanayide ve ticarette serbest piyasayı savunan bu iktisatçılar, para basma tekelinin federal hükümette olması gerektiğini ise hiç tartışmıyorlardı. Onlara göre asıl sorun, devletin bu yetkiyi fiilen ticari bankalara kaptırmış olmasıydı.

Metin Tarım Bakanı’na da ulaştı. Bakan, memorandumu bir haftadan kısa süre içinde Kabine toplantısında Başkan’a verdi ve ardından gönderdiği notta metnin gerçekten çok iyi olduğunu, Başkan’ın ya da Hazine Bakanı’nın onu incelemeye vakit ayırmasını umduğunu yazdı. Yani Chicago Planı bir akademik dergi makalesi olarak değil, doğrudan ülkenin en üst karar masasına konan bir reform önerisi olarak doğdu.

Önerinin özü sade ama sarsıcıydı. Çek yazılabilen, yani sahibinin istediği an çekebildiği mevduatı tutan bankalar, bu mevduatın tamamını, %100 oranında, devletin çıkardığı parayla karşılamak zorunda olacaktı. Bir banka 1 milyon dolarlık vadesiz mevduat taşıyorsa, kasasında ya da merkez bankasındaki hesabında 1 milyon dolarlık rezerv tutacaktı. Böylece mevduat, bankanın başka birine verdiği krediye bağlı bir vaat olmaktan çıkıp devlet parasının birebir karşılığı olan bir emanete dönüşecekti. Kredi işi ise ayrı kurumlara bırakılacaktı. Planın ilk hâlinde bu kurumlar, sermayesini hisse satarak toplayan yatırım ortaklıkları olarak düşünülmüştü. Para ile kredi birbirinden ayrılacaktı: para devletin işi olacak, kredi ise tasarruf edenlerin gerçekten ödünç verdiği fonlarla yürüyecekti.

Memorandumu hazırlayanlar önerinin radikal göründüğünün farkındaydı. Metne ekledikleri notta, en az bu kadar köklü önlemlerin ancak geçici olarak ertelenebileceğini, er ya da geç kaçınılmaz olacağını düşündüklerini belirttiler. Kısa vadeli önerileri ise daha pragmatikti: dolaşımdaki ödeme araçlarının daha fazla daralmasının önlenmesi ve bunun için tercihen bir tür federal mevduat güvencesi getirilmesi. Bu küçük ayrıntı, hikâyenin ilerleyen bölümünde ironik bir önem kazanacaktı.

Fikrin kökü Chicago’dan da eskiydi. 1921 Nobel Kimya Ödülü’nü almış bir İngiliz kimyager %100 karşılık fikrini 1926’da kaleme almış, Chicago’lu bir profesör bir yıl sonra bu fikri kendi çalışmasına taşımıştı. Çizgi daha geriye, İngiltere’nin 1844 Banka Tüzüğü’ne ve 19. yüzyıldaki Para Okulu ile Bankacılık Okulu tartışmasına kadar uzanıyordu. Para Okulu, banknot basımının altın stokuna sıkı sıkıya bağlanmasını istemiş, 1844 yasası da bu görüşü büyük ölçüde benimsemişti. Chicago iktisatçıları aynı disiplini banknot için değil, çağın asıl parası hâline gelmiş olan banka mevduatı için talep ediyordu. Kasım 1933’te imzacılardan birinin kaleme aldığı 13 sayfalık genişletilmiş versiyon, ek memorandumlarla birlikte planın ayrıntılarını ortaya koydu.

Bankalar Kredi Verirken Parayı Nasıl Yaratır?

Chicago Planını anlamak için önce neye itiraz ettiğini doğru görmek gerekir. Ders kitaplarının uzun süre anlattığı hikâye şöyleydi: tasarruf sahipleri parasını bankaya yatırır, banka bu mevduatın bir kısmını kasada tutar, kalanını kredi olarak dağıtır. Bu anlatıda banka, parayı bir yerden alıp başka bir yere taşıyan bir aracıdır. Chicago iktisatçıları bu anlatının eksik olduğunu 1933’te söylüyordu. Aradan 81 yıl geçtikten sonra aynı şeyi bir merkez bankası resmi yayınında açıkça yazdı.

İngiltere Merkez Bankası’nın 2014 yılının ilk çeyreğinde yayımladığı bülten, modern ekonomide paranın büyük kısmının ticari bankaların kredi vermesiyle yaratıldığını düz bir dille anlattı. Bir banka, örneğin konut almak isteyen birine kredi açtığında, ona binlerce sterlinlik banknot vermez. Kişinin hesabına kredi tutarında bir mevduat yazar ve yeni para tam o anda doğar. Bülten, bazı iktisatçıların bu yüzden banka mevduatına dolma kalem parası dediğini de hatırlatıyordu. Aynı yayına göre İngiltere’de geniş tanımlı paranın %97’si banka mevduatından oluşuyordu. Bülten iki yaygın yanılgıyı da düzeltti: bankalar tasarrufçuların yatırdığı mevduatı ödünç veren basit aracılar değildir ve merkez bankası parasını çarpan yoluyla katlayarak kredi üretmezler.

Mekanizmanın ters yönü de aynı derecede önemlidir. Kredi geri ödendiğinde, o krediyle yaratılmış mevduat da ortadan kalkar. Yani ekonomideki para miktarı, bankaların kredi iştahıyla genişler ve daralır. Bankalar iyimser olduğunda para bollaşır, varlık fiyatları yükselir. Korktuklarında kredi musluğu kısılır, para kıtlaşır ve borçlular ödeme yapacak parayı bulamaz. 2012 tarihli IMF çalışmasının yazarları bu durumu, başka hiçbir işletme türüne tanınmayan olağanüstü bir ayrıcalık olarak tanımlıyordu: bankalar borç verirken kendi fonlamalarını kendileri üretebiliyordu.

Chicago Planı ile bugünkü sistem arasındaki mesafeyi en çarpıcı biçimde gösteren rakam ise ABD’den geliyor. Federal Rezerv, işlem hesaplarına uyguladığı karşılık oranlarını 26 Mart 2020’den geçerli olmak üzere sıfıra indirdi ve bu kararla bütün mevduat kuruluşları için zorunlu karşılık uygulaması fiilen sona erdi. Karardan önce en yüksek oran %10’du. 1933’te %100 karşılık önerilen ülkede, 87 yıl sonra zorunlu karşılık oranı %0 oldu. Bu durum bankaların hiç rezerv tutmadığı anlamına gelmez; bugün bankaların davranışını karşılık oranından çok sermaye ve likidite kuralları belirler. Ama iki rakam yan yana konduğunda, 1933 önerisi ile bugünkü düzenin ne kadar farklı dünyalara ait olduğu açıkça görülür.

Aynı kredi, iki farklı sistem
Bugünkü sistemde bir banka 1.000.000 liralık konut kredisi onayladığında borçlunun hesabına 1.000.000 liralık yeni bir mevduat yazar. Bu mevduat evin satıcısının hesabına geçer ve ekonomide dün var olmayan 1.000.000 lira dolaşmaya başlar. Kredi yıllar içinde ödendikçe bu para yeniden yok olur. Chicago Planı altında ise aynı banka bu krediyi verebilmek için önceden var olan 1.000.000 liraya sahip olmak zorundadır: kendi sermayesi, hazineden aldığı kredi ya da parasını belirli bir süre bağlamayı kabul eden tasarruf sahiplerinin fonu. Kredi, var olan parayı bir elden diğerine taşır ve toplam para miktarı değişmez. Para miktarını değiştirebilecek tek kurum devlettir.

Chicago Planı Neden Uygulanmadı: Mevduat Sigortası ve 1935 Bankacılık Yasası

Chicago iktisatçılarının önerisi Beyaz Saray’da okunduğu sırada, Kongre’de bambaşka bir çözüm olgunlaşıyordu: federal mevduat sigortası. Burada tarihin ilginç bir kıvrımı var. Federal Mevduat Sigorta Kurumu’nun kendi tarih çalışmasına göre Başkan, Hazine Bakanı ve Senato Bankacılık Komitesi Başkanı bu fikre başlangıçta karşıydı. Gerekçeleri, sigortanın aşırı pahalı olacağı ve kötü yönetilen bankaları haksız biçimde sübvanse edeceğiydi. Ama kamuoyu mevduatının korunmasını istiyordu ve Kongre bu baskıya boyun eğdi.

Haziran 1933’te imzalanan Bankacılık Yasası, Federal Mevduat Sigorta Kurumu’nu kurdu. Sigorta 1 Ocak 1934’te mevduat sahibi başına 2.500 dolarlık teminatla yürürlüğe girdi ve etkisi neredeyse anında görüldü. Önceki 4 yılda 9.000’den fazla banka kapanmışken, 1934’te yalnızca 9 banka battı. Sigorta, Chicago Planının çözmeyi vaat ettiği en görünür sorunu, yani banka hücumlarını, paranın nasıl yaratıldığına hiç dokunmadan durdurmuştu. Mevduat sahibi artık parasının bankanın kasasında durup durmadığıyla ilgilenmiyordu, çünkü arkasında devletin güvencesi vardı.

Siyasi açıdan bu çok daha kolay bir yoldu. Bankacılık sektörünün yapısını baştan aşağı değiştirmek yerine, sisteme bir sigorta eklemek yeterli olmuştu. Chicago Planı yine de hemen ölmedi. New Mexico’dan bir senatör 1934’te plana dayanan bir yasa tasarısı sundu ve öneri, 1935 Bankacılık Yasası üzerindeki tartışmalarda önemli bir rol oynadı. IMF çalışmasının tarih bölümüne göre plan, bankacılık sektörünün güçlü direnci yüzünden hiçbir zaman yasalaşmadı. 1935 yasası ise bankalar açısından daha kabul edilebilir bulunan bir uzlaşma olarak çıktı. Planın savunucuları ise bu yasayı son söz olarak görmedi ve çabalarını yıllarca sürdürdü.

Fikrin akademideki desteği ise azalmak yerine arttı. Temmuz 1939’da Chicago, Yale, Princeton, Duke ve New York üniversitelerinden 6 iktisatçı, Para Reformu İçin Bir Program başlıklı bir metin hazırlayıp ulaşabildikleri bütün akademik iktisatçılara gönderdi. Metnin önsözüne göre o tarihe kadar 157 üniversite ve kolejden 235 iktisatçı programı genel olarak onayladı, 40 iktisatçı çekinceyle destek verdi, 43’ü ise karşı çıktı. Onay verenlerin sayısı karşı çıkanların 5 katından fazlaydı. Buna rağmen program da yasaya dönüşmedi.

Savaş sonrasında da fikir tamamen kaybolmadı. 1976’da Nobel alacak olan Chicago’lu bir iktisatçı, 1960’ta yayımladığı para istikrarı programında %100 karşılığı savundu ve bu görüşten ömrü boyunca vazgeçmedi. 1981 Nobel sahibi Yale’li bir iktisatçı da 1985’te, mevduatı yalnızca güvenli varlıklarla karşılayan dar banka fikrini yeniden gündeme getirdi. Ama bu destekler, sigortayla ayakta tutulan kısmi rezerv sistemini sarsmaya yetmedi. Chicago Planı, iktisat tarihinin raflarında saygıyla anılan ama kimsenin indirip açmadığı bir kitaba dönüştü. Ta ki 2008’e kadar.

Bir bankanın kredi verme kararı, aynı zamanda ülkede ne kadar para dolaşacağı kararıdır. Chicago Planı, bu iki kararın aynı elde durmaması gerektiğini söyleyen ilk ciddi reform önerisiydi.

IMF’nin 2012 Çalışma Tebliği: Chicago Planı Yeniden Hesaplandı

2008 küresel finans krizi, 1930’ların sorularını yeniden masaya koydu. Kredi balonu, ardından gelen ani daralma, kurtarılan bankalar ve kamuya geçen devasa borçlar, Chicago iktisatçılarının tarif ettiği döngüye rahatsız edici ölçüde benziyordu. Ağustos 2012’de, avro bölgesi krizi henüz sönmemişken, IMF Araştırma Dairesi’nden 2 iktisatçı The Chicago Plan Revisited, yani Chicago Planı Yeniden Ele Alındı başlıklı bir çalışma tebliği yayımladı. Tebliğ WP/12/202 numarasını taşıyordu.

Burada önemli bir ayrımın altını çizmek gerekir. Bu metin IMF’nin resmi görüşü değildir. Tebliğin ilk sayfasında, çalışmanın IMF’nin görüşlerini temsil ettiği şeklinde aktarılmaması gerektiği, yazarların kendi değerlendirmelerini içerdiği ve tartışmayı teşvik etmek için yayımlanan, süren bir araştırma olduğu açıkça yazar. Yine de şu gerçek değişmez: dünyanın en etkili finans kurumlarından birinin araştırma dairesi, 79 yıllık bir reform önerisini ciddiye alacak kadar önemli bulmuş ve onu dönemin en gelişmiş makro modelleme araçlarıyla sınamıştı.

Yazarlar işe, Yale’li iktisatçının 1936’da plan lehine sıraladığı 4 iddiayı ele alarak başladı. Birincisi, banka kredisindeki ve bankaların yarattığı para miktarındaki ani genişleme ve daralmaların, yani iş çevrimlerinin en büyük kaynaklarından birinin çok daha iyi kontrol edilebileceğiydi. İkincisi, banka hücumlarının tamamen ortadan kalkacağıydı. Üçüncüsü, kamunun net borcunda çarpıcı bir azalma yaşanacağıydı. Dördüncüsü ise para yaratmak artık aynı anda borç yaratmayı gerektirmeyeceği için özel sektör borcunun da çarpıcı biçimde azalacağıydı.

Bu iddiaları sınamak için yazarlar, bankacılık sistemini ayrıntılı biçimde içeren ve ABD ekonomisine göre ayarlanmış bir dinamik stokastik genel denge modeli, kısaca DSGE modeli kurdu. Modelde bankaların kendi bilançosu, kendi sermayesi ve Basel kurallarını taklit eden sermaye yeterliliği düzenlemeleri vardı. Krediler batabiliyor, bankalar zarar edebiliyordu. Sonuç tebliğin özetinde tek cümleyle ifade edildi: 4 iddianın 4’ü de destek buluyordu.

Yazarlar bununla da yetinmedi. Model iki ek kazanç daha gösteriyordu. Birincisi, uzun vadede %10’a yaklaşan üretim artışıydı. Bunun 3 nedeni vardı. Net borç düşünce yatırımcıların devlet ve özel borç için istediği risk primleri azalıyor, reel faizler geriliyordu. Devletin para yaratmaktan elde ettiği gelir, yani senyoraj, bütçeyi rahatlatarak üretimi bozan vergilerin indirilmesine imkân tanıyordu. Tek amacı ekonomiye yeterli para sağlamak olan kredilerin izlenmesi için harcanan kaynaklar da serbest kalıyordu. İkinci ek kazanç ise enflasyonun kalıcı olarak sıfıra inebilmesiydi.

Sıfır enflasyon iddiası, 2012’nin koşullarında özellikle dikkat çekiciydi. O yıllarda merkez bankalarının en büyük kâbusu, faizlerin sıfıra dayanması ve para politikasının etkisini yitirmesiydi. Model, Chicago Planı altında böyle bir likidite tuzağının oluşamayacağını gösteriyordu. Devlet, bankaların kredi verme isteğine bağlı kalmadan halkın elindeki para miktarını doğrudan artırabilirdi. Üstelik hazinenin bankalara verdiği kredinin faizi, para tutmanın fırsat maliyeti olmadığı için gerektiğinde negatife inebilirdi. Başka bir deyişle, sıfır alt sınırı bu faiz için geçerli değildi.

%184GSYH’ye oran
Karşılık için gereken rezervBankaların mevduatlarını tamamen karşılamak için hazineden borçlanması gereken tutar.
%100GSYH’ye oran
Silinen özel borçKonut, tüketici ve işletme sermayesi kredilerinin tamamı, hazine kredisine karşılık kapatılıyor.
%10Üretim
Uzun vadeli üretim kazancıModelde düşen reel faizler, azalan vergi yükü ve düşen kredi izleme maliyetleri sayesinde %10’a yaklaşan kalıcı artış.
%0Enflasyon
Kalıcı enflasyon hedefiPara ile kredi ayrıldığı için enflasyon, para politikasını zora sokmadan sıfıra inebiliyor.

Geçiş Hesabı: GSYH’nin %184’ü Büyüklüğünde Bir Bilanço Operasyonu

Tebliğin en öğretici bölümü, geçişin muhasebesini adım adım göstermesidir. Modelde plan öncesinde bankacılık sisteminin toplam bilançosu GSYH’nin %200’ü büyüklüğündedir. Yükümlülük tarafında GSYH’nin %184’ü kadar mevduat ve %16’sı kadar özsermaye bulunur. Buradaki mevduat kavramı geniştir; vadesiz hesapların yanında para benzeri bütün banka yükümlülüklerini kapsar. Varlık tarafında ise GSYH’nin %20’si kadar devlet tahvili, %80’i kadar yatırım kredisi ve %100’ü kadar diğer krediler, yani konut, tüketici ve işletme sermayesi kredileri yer alır.

Geçiş iki aşamada ama tek bir dönem içinde gerçekleşir. İlk aşamada bankalar, mevduatlarını tamamen karşılayacak rezervi bulmak için hazineden borçlanır. Hazine kredisi ve rezervler aynı anda GSYH’nin %184’ü kadar artar. İkinci aşamada devlet, eline geçen bu dev alacağı kullanır. Bankaların elindeki GSYH’nin %20’si kadar devlet tahvili, hazine kredisine karşılık doğrudan silinir. Yatırım kredileri dışındaki bütün özel krediler, yani GSYH’nin %100’ü kadar borç da aynı yöntemle kapatılır. Bunun için devlet, hazine kredisi bakiyelerini yalnızca banka borcunu ödemekte kullanılabilen kısıtlı özel hesaplara aktarır.

Ardından küçük bir düzeltme gelir. Bilançosu küçülen bankaların eskisi kadar sermaye tutmasına gerek kalmaz ve GSYH’nin %7’si kadar özsermaye hissedarlara dağıtılır. Devlet bu dağıtımı vergilendirir ve aynı tutarı hazine kredisi olarak bankalara geri enjekte eder. Sonuçta bankacılık sisteminin bilançosu ikiye bölünür. Para tarafında GSYH’nin %184’ü kadar mevduat durur ve tamamı rezervle karşılanmıştır. Kredi tarafında yalnızca GSYH’nin %80’i kadar yatırım kredisi kalır ve bu krediler GSYH’nin %9’u kadar özsermaye ile %71’i kadar hazine kredisiyle finanse edilir.

Bankacılık sisteminin bilançosu: geçiş öncesi ve sonrası

Bilanço kalemiGeçiş öncesi (GSYH’nin %’si)Geçiş sonrası (GSYH’nin %’si)
Devlet tahvilleri200
Yatırım kredileri8080
Konut, tüketici ve işletme sermayesi kredileri1000
Merkez bankası parası olarak rezervler0184
Varlıklar toplamı200264
Mevduat184184
Hazine kredisi071
Özsermaye169
Yükümlülükler ve özsermaye toplamı200264

Değerler modelin yuvarlanmış çıktılarıdır. Geçiş sonrasında mevduatın tamamı rezervle, yatırım kredilerinin tamamı ise özsermaye ve hazine kredisiyle karşılanır.

Hane halkının gözünden bakıldığında sonuç olağanüstüdür. Hesaplardaki mevduat bakiyeleri bir kuruş bile değişmez, ama konut kredileri, tüketici kredileri ve işletmelerin işletme sermayesi borçları ortadan kalkar. Devletin tarafında da tablo dönüşür. Plan öncesinde GSYH’nin %80’i olan kamu borcu, bankaların elindeki tahvillerin silinmesiyle %60’a iner. Devletin bankalardan alacağı hazine kredisi ise GSYH’nin %71’idir. Böylece kamunun net borcu sıfırın altına düşer. Tebliğe göre devlet, para yaratmaktan doğan tek seferlik senyoraj kazancının büyük kısmını özel borçları geri almaya harcamasına rağmen büyük bir net özvarlık pozisyonuna kavuşur.

Bu hesabın arkasında tartışmalı ama güçlü bir muhasebe fikri yatar. Tebliğe göre devletin çıkardığı ve karşılığında başka bir şey talep edilemeyen itibari para, devletin borcu değil, özvarlığıdır. Yazarlar, ABD’nin federal muhasebe standartlarında Hazine’nin bastığı madeni paranın zaten bu şekilde, borç olarak değil özvarlık olarak kaydedildiğini hatırlatır. Bugün bankaların kredi yoluyla yarattığı para ise tanımı gereği birinin borcudur. Chicago Planının belki de en radikal yanı budur: ekonominin ihtiyaç duyduğu parayı, arkasında hiç kimsenin borcu olmadan var etmek.

Chicago Planına Yöneltilen Eleştiriler ve Gerçek Dünya Testleri

Kâğıt üzerindeki bu zarif sonuçlar, planı savunanların yıllardır sorduğu soruyu yeniden alevlendirdi: bu kadar iyiyse neden kimse uygulamıyor? Cevabın bir kısmı modelin kendi sınırlarında, bir kısmı ise siyasette yatıyor.

İlk ve en eski itiraz, para benzeri araçlar sorunudur. Paranın yaratıldığı kapı kapatıldığında, piyasa yeni bir kapı açabilir. Bankalar vadesiz mevduat yaratamazsa, çok kısa vadeli, her an nakde çevrilebilen ve fiilen para gibi dolaşan başka yükümlülükler üretilebilir. Bu risk, planın ikinci versiyonunu kaleme alan Chicago’lu iktisatçıyı da en başından beri rahatsız etmişti. Kredi işini üstlenecek kurumların çıkardığı menkul kıymetlerin zamanla para benzerine dönüşerek planın amacını boşa çıkarabileceğinden endişe ediyordu. IMF tebliği de bu tehlikeyi kabul eder ve sıkı, etkili düzenleme olmadan bu araçların yeniden para benzerine dönüşebileceğini yazar. 2008’de paniğin önemli cephelerinden birinin mevduat değil, para piyasası fonları ve repo piyasası olduğu hatırlandığında, bu itirazın hafife alınacak türden olmadığı anlaşılır.

İkinci itiraz devletin rolüyle ilgilidir. Modelde geçişten sonra bankaların yatırım kredilerinin yaklaşık 10’da 9’u hazine kredisiyle finanse edilir. GSYH’nin %71’i büyüklüğünde bir fonlama tek bir kaynaktan, devletten gelir ve bu fonun faizini devlet belirler. Yazarlar, kredinin kime verileceğine yine bankaların karar vereceğini, dolayısıyla sermayenin verimli alanlara yönlendirilmesinin engellenmediğini vurgular. Eleştirmenler için mesele ise teknik değil siyasidir. Kredi hacmini ve fiyatını belirleyen musluk tek bir elde toplandığında, seçim dönemlerinde o musluğun nasıl açılıp kapanacağı sorusu kaçınılmaz olarak gündeme gelir.

Üçüncü itiraz modelin basitleştirmeleriyle ilgilidir. Tebliğ, her borçlu grubunun kendi içinde aynı borç düzeyine sahip olduğunu varsayar. Gerçek dünyada böyle bir eşitlik yoktur ve yazarlar bunu açıkça kabul eder. Kişi başına eşit bir geri alım yapılırsa, hiç borcu olmayanların elinde yeni bir bakiye kalır, borcu ortalamanın üzerinde olanlar ise kalan borçla baş başa kalır. Bu dağılım sorunu hem adalet hem de siyasi kabul edilebilirlik açısından çözülmesi zor bir düğümdür. Buna, sonuçların tek bir modelin tek bir ayarlamasından çıktığı gerçeği de eklenmelidir. %10’a yaklaşan üretim artışı, modelin varsayımlarına bağlı bir tahmindir, bir kanıt değildir.

Plan, 2012’den sonra iki Avrupa ülkesinde ciddi biçimde tartışıldı. İzlanda’da Başbakan’ın talebiyle hazırlanan ve Mart 2015’te yayımlanan rapor, ülkenin ekonomik istikrarsızlık geçmişinin ne ölçüde bankaların kredi verirken para yaratabilmesinden kaynaklandığını inceledi. Parlamentonun Ekonomik İşler ve Ticaret Komitesi Başkanı tarafından yazılan raporun tespiti sertti: İzlanda’daki ticari bankalar büyümenin gerektirdiğinden çok daha fazla para yaratmış, merkez bankası para arzını geleneksel araçlarla kontrol altına alamamıştı. Rapor, yalnızca merkez bankasının para yarattığı egemen para sisteminin etkili bir reform için sağlam bir temel olabileceği sonucuna vardı, ama uygulama kararından önce ek çalışma yapılması gerektiğini de not etti.

İsviçre ise fikri sandığa götürdü. Vollgeld, yani tam para adıyla bilinen halk girişimi, ticari bankaların rezerv karşılığı olmadan kredi yoluyla elektronik para yaratmasını yasaklamayı ve para yaratma yetkisini yalnızca İsviçre Merkez Bankası’na vermeyi öneriyordu. İsviçre Federal Hükümeti girişime karşı çıkarken, kabul edilmesi hâlinde ülkenin denenmemiş reformlar için bir deney tahtasına döneceğini söyledi. Merkez bankasının başkanı ise daha iyi sermayelendirilmiş bankaların finansal istikrara Vollgeld’den daha fazla katkı sağlayacağını savundu. 10 Haziran 2018’deki halk oylamasında seçmenlerin %75,7’si öneriyi reddetti, %24,3’ü destekledi. Tek bir kanton bile evet demedi.

Mevduat sigortası varken bu tartışmaya neden hâlâ ihtiyaç var?
Çünkü sigorta hücum ihtimalini ortadan kaldırmadı, yalnızca faturayı taşıyan tarafı değiştirdi. Mart 2023’te ABD’li bir teknoloji bankası olan Silicon Valley Bank, 9 Mart günü tek başına 42 milyar dolarlık mevduat çekiliş talebiyle karşılaştı. Fed’in denetimden sorumlu başkan yardımcısının Senato’daki ifadesine göre ertesi gün için 100 milyar dolarlık ek çıkış planlanmıştı. İki günün toplamı olan 142 milyar dolar, bankanın 2022 sonundaki 175 milyar dolarlık mevduatının yaklaşık %81’ine denk geliyordu. Banka 10 Mart sabahı kapatıldı. Mevduat sahipleri sigortasız tutarlarının risk altında olduğundan korktuğu için hücum dijital bir hızla gerçekleşti ve ABD makamları sigorta tavanını aşan mevduatları da korumak için sistemik risk istisnasını devreye soktu. 1934’te sorunu çözdüğü düşünülen sigorta, 89 yıl sonra kendi sınırına dayandı. Chicago Planı savunucularına göre %100 karşılıklı bir sistemde böyle bir hücumun anlamı kalmazdı, çünkü mevduatın karşılığı zaten bankanın elinde durur.

Chicago Planının Bugünkü Karşılığı: Stablecoin ve GENIUS Yasası

Chicago Planı bankalar üzerinden hiçbir zaman hayata geçmedi. Fikrin en somut uygulaması ise beklenmedik bir kapıdan girdi. ABD’de 18 Temmuz 2025’te imzalanarak yasalaşan GENIUS Yasası, dolara bağlı ödeme amaçlı stablecoin’ler için ilk kapsamlı federal çerçeveyi kurdu. Yasa Senato’dan 30’a karşı 68, Temsilciler Meclisi’nden 122’ye karşı 308 oyla geçmişti.

Yasanın kalbinde, Chicago iktisatçılarının hemen tanıyacağı bir kural yatıyor. İzinli bir stablecoin ihraççısı, dolaşımdaki her token’ın karşılığını en az 1’e 1 oranında rezerv olarak tutmak zorunda. Kabul edilen rezervler de dar tanımlı: nakit dolar, Federal Rezerv’deki hesap bakiyeleri, sigortalı bankalardaki vadesiz mevduat, kalan vadesi 93 günü aşmayan Hazine kâğıtları, bunlarla teminatlandırılmış gecelik repolar ve yalnızca bu varlıklara yatırım yapan fonlar. Kısmi rezerve izin yok. Üstelik yasa, ihraççıların yalnızca token tutulduğu için sahiplerine herhangi bir faiz ya da getiri ödemesini yasaklıyor.

Bu yapı, tanım olarak bir dar bankadır. Stablecoin ihraççısı parayı alır, karşılığını güvenli varlıklarda tutar ve o parayla kredi veremez. Para ile kredi, tam da 1933 memorandumunun istediği gibi, birbirinden ayrılmıştır. Ama iki önemli fark var. Birincisi, rezervlerin önemli bir kısmı merkez bankası parası değil, kısa vadeli devlet borcudur. Yani yeni dijital dolar, devlet parasına değil devlet tahviline dayanır ve bu durum stablecoin düzenlemesini aynı zamanda Hazine bonolarına kalıcı talep yaratan bir dolar politikasına dönüştürür. İkincisi, rezervlerin bir kısmı yine bankalardaki mevduat olabilir ve o mevduat kısmi rezerv sisteminin içinde durur. Chicago Planı bankaları dönüştürmeyi hedeflemişti. GENIUS Yasası ise bankalara dokunmadan, onların yanına farklı kurallarla işleyen yeni bir para türü ekledi. 1933 memorandumundan 92 yıl sonra %100 karşılık fikri Washington’da yasalaştı, ama bankalar için değil.

Chicago Planı fikrinin 1926’dan 2025’e yolculuğu

TarihBelge ya da girişimÖneriSonuç
19261921 Nobel Kimya Ödülü sahibi İngiliz kimyagerin çalışmasıMevduata %100 karşılık fikrinin ilk formülasyonuFikir düzeyinde kaldı, Chicago’ya taşındı
16 Mart 1933Chicago memorandumuVadesiz mevduata %100 karşılık, kısa vadede federal mevduat güvencesiTarım Bakanı aracılığıyla Başkan’a ulaştı, yasalaşmadı
Haziran 1933Bankacılık YasasıFederal mevduat sigortasıSigorta 1 Ocak 1934’te 2.500 dolarlık teminatla başladı
Kasım 1933Genişletilmiş memorandum13 sayfalık ayrıntılı plan ve ekleriTartışmayı sürdürdü, yasalaşmadı
1935Bankacılık YasasıPlanın etkilediği uzlaşma düzenlemesiKısmi rezerv sistemi korundu
Temmuz 1939Para Reformu İçin Bir Program%100 karşılık ve kurala bağlı para yönetimi235 iktisatçı onayladı, yasalaşmadı
Ağustos 2012IMF çalışma tebliği WP/12/202Planın ABD’ye göre ayarlanmış modelde sınanması4 iddianın 4’ü desteklendi, resmi IMF görüşü değil
Mart 2015İzlanda Başbakanlık raporuEgemen para sistemiSağlam temel olabileceği sonucu, ek çalışma önerildi
10 Haziran 2018İsviçre Vollgeld halk oylamasıPara yaratma yetkisinin yalnızca merkez bankasına verilmesi%75,7 ret, bütün kantonlarda hayır
18 Temmuz 2025ABD GENIUS YasasıStablecoin’lere en az 1’e 1 rezerv, faiz yasağıYasalaştı, bankalar kapsam dışında

Para ile Kredi Birbirinden Ayrılabilir mi?

Chicago Planının 93 yıllık hikâyesi, iktisatta bir fikrin doğru olmasının onun uygulanması için yetmediğini gösteren en iyi örneklerden biridir. Planın temel teşhisi bugün tartışmalı değildir. Paranın büyük kısmını bankaların kredi verirken yarattığını artık merkez bankaları kendi yayınlarında anlatıyor. Tartışmalı olan, bu teşhisten hangi sonucun çıkarılacağıdır.

Bir tarafta 1933’ün iktisatçıları ve 2012’nin modelcileri duruyor. Onlara göre para ekonominin ortak altyapısıdır ve bir yol ya da köprü gibi kamusal bir yetkiyle, borç yaratmadan üretilmelidir. Özel bankaların bu altyapıyı kendi kredi iştahlarına göre genişletip daraltması, her kuşakta yeni bir balon ve yeni bir çöküş doğurur. Diğer tarafta İsviçre Merkez Bankası’nın ve o gün sandığa giden seçmenlerin %75’ten fazlasının temsil ettiği temkin var. Onlara göre sigortayla ve sermaye kurallarıyla güçlendirilmiş, işleyen bir sistemi, sonuçlarını yalnızca modellerin gösterdiği bir düzen uğruna yıkmak, çözdüğünden fazla sorun yaratabilir.

Belki de gelecek bu iki ucun hiçbirine ait değil. Bu sitede daha önce yayımlanan bir yazıda, rezerv para sisteminin yavaş adımlarla sonuna yaklaştığı ve paranın uzun vadede yerini yeniden krediye bırakacağı tezi savunulmuştu. Chicago Planı bunun tam tersini ister: krediden bağımsız, saf bir devlet parası. Bugün gözlenen gelişmeler ise iki yönün aynı anda yaşanabileceğini düşündürüyor. Bir yanda stablecoin’lerle birlikte %100 karşılıklı, kredi veremeyen dar para kanalları büyüyor. Diğer yanda kredi, bankaların ve banka dışı kuruluşların elinde giderek daha geniş bir alana yayılıyor. Para ile kredinin ayrılması, belki bir yasayla tek seferde değil, piyasanın kendi içinde ve sessizce gerçekleşiyor.

1933’te Chicago’dan Beyaz Saray’a giden birkaç sayfalık metin, sorulması en zor soruyu sormuştu: bir ülkenin parasını kim yaratmalı? 2012’de IMF’nin araştırma dairesi aynı soruyu modern araçlarla yeniden sordu ve cevabın, önerinin sahiplerinin öngördüğünden daha iddialı çıktığını gördü. Soru hâlâ açık. Ama bir sonraki bankacılık krizinde, bu 93 yıllık memorandumun büyük olasılıkla yeniden birinin masasında olacağını tahmin etmek zor değil.

Özetle
Chicago Planı, bankaların vadesiz mevduatı %100 oranında devlet parasıyla karşılamasını ve böylece kredi verirken para yaratma yetkisini kaybetmesini öneriyordu. Plan, 1934’te başlayan federal mevduat sigortasının banka hücumlarını durdurması ve bankacılık sektörünün direnci nedeniyle yasalaşmadı. IMF Araştırma Dairesi’nin Ağustos 2012 tarihli çalışma tebliği, planın 4 temel iddiasının ABD ekonomisine göre ayarlanmış bir modelde destek bulduğunu, üretimin uzun vadede %10’a yaklaşan oranda artabileceğini ve enflasyonun sıfıra inebileceğini hesapladı. Bu sonuçlar IMF’nin resmi görüşü değil, tek bir modelin çıktısıdır. Fikrin bugünkü en somut karşılığı, 2025’te ABD’de yasalaşan ve stablecoin’ler için en az 1’e 1 rezerv zorunluluğu getiren düzenlemedir.
Kaynakça

Uluslararası Para Fonu, Araştırma Dairesi. The Chicago Plan Revisited. IMF Çalışma Tebliği WP/12/202, Ağustos 2012.

Chicago Üniversitesi iktisatçıları. Bankacılık reformu memorandumu ve kapak mektubu, 16 Mart 1933. Genişletilmiş versiyon ve ekleri, Kasım 1933.

Levy Economics Institute. The Chicago Plan and New Deal Banking Reform. Çalışma Tebliği No. 76.

Yunanistan Merkez Bankası. On the Controversy over the Origins of the Chicago Plan for 100 Percent Reserves. Çalışma Tebliği No. 279, 2020.

A Program for Monetary Reform. 6 iktisatçı tarafından hazırlanan taslak metin, Temmuz 1939.

Federal Deposit Insurance Corporation. A Brief History of Deposit Insurance in the United States.

St. Louis Federal Rezerv Bankası, FRASER arşivi. Büyük Buhran dönemi banka kapanışları ve para politikası üzerine çalışmalar.

İngiltere Merkez Bankası. Money creation in the modern economy ve Money in the modern economy: an introduction. Quarterly Bulletin 2014 Q1, 14 Mart 2014.

Federal Rezerv Sistemi Guvernörler Kurulu. Reserve Requirements, 15 Mart 2020 tarihli karar ve açıklama.

ABD Kongresi. Public Law 119-27, Guiding and Establishing National Innovation for U.S. Stablecoins Act, 18 Temmuz 2025.

İzlanda Başbakanlık Ofisi. Monetary Reform: A Better Monetary System for Iceland, Mart 2015.

İsviçre Federal Şansölyeliği. 10 Haziran 2018 halk oylaması sonuçları. ABD Kongre Kütüphanesi, Global Legal Monitor, 12 Haziran 2018.

ABD Senatosu Bankacılık Komitesi. Fed Denetimden Sorumlu Başkan Yardımcısının ifadesi, 28 Mart 2023. Kaliforniya Finansal Koruma ve İnovasyon Dairesi, el koyma kararı, 10 Mart 2023.

Yasal Uyarı

Bu makalede yer alan bilgi ve değerlendirmeler yalnızca bilgilendirme amacıyla sunulmaktadır; yatırım danışmanlığı veya alım-satım tavsiyesi niteliği taşımaz. Yatırım danışmanlığı sözleşme çerçevesinde sunulmaktadır. Geçmiş performans gelecekteki sonuçların güvencesi değildir. Veriler kamuya açık kaynaklardan derlenmiş olup doğruluk konusunda garanti verilmemektedir. Bu içeriğe dayanılarak alınan kararların sonuçlarından okuyucu şahsen sorumludur.

PETROLANDECO
Enerji Ekonomisi, Jeopolitik ve Makroekonomi