Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının Kuruluşu ve Kibrit Tekeli
Kibrit Tekeli Karşılığı Alınan Dış Borç
30 Haziran 1930 tarihli Resmî Gazete’nin aynı sayısında iki kanun birden yayımlandı. Biri Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nı kuruyordu, diğeri kibrit ve çakmak tekelini 25 yıllığına Amerika’da kayıtlı bir şirkete devrediyordu. İlk bakışta biri para politikasına, diğeri sıradan bir tüketim malına ait iki ayrı düzenleme gibi görünürler. Oysa aynı işlemin iki parçasıydılar: yeni kurulacak bankanın kasasına konacak dövizi, kibrit tekelini satın alan şirketin açtığı kredi sağlayacaktı.
Kibrit tekeli neden bir kredi teminatına dönüştü
Birinci Dünya Savaşı’ndan çıkan Avrupa’nın en büyük sıkıntısı sermaye yokluğuydu. Hazineleri boşalmış, paraları değer kaybetmiş, uluslararası piyasalarda kredibilitesi zedelenmiş hükümetler borçlanmakta zorlanıyordu. Aynı yıllarda Atlantik’in öte yakasında tersi bir durum vardı: New York piyasası, getiri arayan tasarrufla doluydu. İki kıta arasındaki bu asimetriyi en yaratıcı biçimde kullanan girişim, İsveç’in kibrit sanayiinden çıktı.
Güvenlik kibritinin doğduğu ülkede kurulan bu grup, 1929’a gelindiğinde yılda 2,8 milyon sandık kibrit üretiyor ve dünya üretiminin yaklaşık yüzde 40’ını elinde tutuyordu. Ancak grubu asıl ünlü yapan üretim ölçeği değil, bulduğu finansman formülüydü. Şirket New York’ta tahvil ve hisse satarak topladığı parayı, sermayeye muhtaç hükümetlere uzun vadeli kredi olarak açıyor, karşılığında o ülkede kibritin imali, ithali ve satışı üzerinde yasal tekel elde ediyordu. Devlet tekelden vergi ve yıllık imtiyaz bedeli alıyor, bu gelir kredinin taksitlerini karşılıyordu. Kâğıt üzerinde kusursuz bir kurguydu, çünkü alacaklıyla borçlunun çıkarları aynı yöne bakıyordu. Tekel ne kadar iyi korunursa devletin geliri o kadar artıyor, devletin geliri arttıkça borç o kadar güvenli hale geliyordu.
Formül hızla yayıldı. Polonya’yla başlayan anlaşmalar zinciri Fransa, Almanya, Macaristan, Yugoslavya, Romanya, Yunanistan, Letonya, Estonya ve Litvanya’yı, ardından Bolivya, Ekvador ve Guatemala gibi Latin Amerika ülkelerini kapsadı. Kredi açılan hükümetlerin sayısı farklı derlemelerde 12 ile 15 arasında değişir. Tutarlar da büyüktü: 1927’de Fransa’ya 75 milyon dolar, 1929 Ekiminde, yani New York borsasının çöküşünden yalnızca birkaç gün önce Almanya’ya 125 milyon dolar açıldı. Hükümetlere kullandırılan toplam kredi, kaynağına göre 300 milyon ile 400 milyon dolar arasında gösterilir. Bu rakamlar, dönemin en büyük devletlerinin bütçeleriyle kıyaslanabilecek ölçektedir ve tek bir özel grubun kamu finansmanında ne kadar merkezî bir yer tuttuğunu gösterir.
Neden kibrit gibi küçük bir mal
Bugünden bakıldığında kibrit, uluslararası bir finans yapısının üzerine kurulacağı son mal gibi görünür. Oysa 1920’lerde ateş yakmanın pratikte tek yolu buydu. Ocak, lamba, soba ve sigara için milyonlarca hane her gün kibrit tüketiyordu. Talep neredeyse esnek değildi, birim değer çok küçüktü ve tüketim kesintisiz biçimde tekrar ediyordu. Bir hazine için bunlar ideal özelliklerdir: kutu başına eklenen çok küçük bir yük, milyonlarca kutuya yayıldığında ciddi bir gelire dönüşür ve bu artış tüketici tarafından günlük bütçede hissedilmediği için siyasi maliyeti düşüktür.
Kibritin ikinci avantajı denetlenebilir olmasıydı. Üretim birkaç fabrikada toplanır, ithalat gümrükten geçer. Ekmek ya da dokuma gibi her yerde üretilebilen mallarda imkânsız olan tekel denetimi, kibritte fiilen mümkündü. Geriye tek bir açık kalıyordu: ikame mal. Kibritin tekel altında olduğu ülkelerde çakmaklar ya çok ağır vergilendirilmiş ya da tamamen yasaklanmıştı, çünkü tüketici çakmağa kaydığı anda tekelin geliri erimeye başlıyordu. Türkiye 1929’da tam olarak bunu yaptı, çakmakları ve suni çakmak taşlarını da inhisara aldı; 1930 mukavelesinde devredilen hak da yalnızca kibriti değil, her türlü çakmağı kapsıyordu. Tekelin istikrarı, ikame kanalının kapatılmasına bağlıydı.
Türkiye 1930 yazına hangi mali tabloyla girdi
Türkiye’nin kibritle imtihanı 1930’dan çok önce başlamıştı. Cumhuriyetin ilanından sonra kibritin imali, ithali ve satışı 1924 tarihli Muvazene-i Umumiye Kanunu’nun sekizinci maddesiyle devlet inhisarına alındı. Ülkede ne kibrit fabrikası ne de bu fabrikayı kuracak yerli sermaye vardı, dolayısıyla inhisarın işletilmesi ihaleye çıkarıldı. Maliye Vekâleti’nin açtığı ihaleye 14 firma katıldı, kazanan Belçikalı küçük bir işletme oldu. Ocak 1925’te kurulan işletme şirketi, 25 yıllık tekel karşılığında yerli odun kullanarak ülkenin ihtiyacını karşılayacak bir fabrika kurmayı taahhüt etti. Hammaddeye yakınlığı nedeniyle Sinop seçildi, fakat inşaat zemininde çökmeler yaşandı ve fabrika üretime geçemedi. Taahhütlerin yerine getirilmemesi üzerine sözleşme 1928 Haziranında feshedildi, taraflar karşılıklı davalar açtı.
Fesihten sonra tekel bir süre doğrudan devlet eliyle yürütüldü. Haziran 1929’da yürürlüğe giren 1503 sayılı kanunla kibrit, her çeşit çakmak ve suni çakmak taşı yeniden devlet inhisarına alındı, hatta bu maddeleri üretmeye yarayan makine ve aletlerin ithali ve alım satımı bile yasaklandı. Çakmakların da kapsama dahil edilmesinin sebebi basitti: kibrit tekel altına alınınca tüketici çakmağa kaydığı için inhisar geliri eriyordu.
Devlet işletmeciliğinin sürdürülmesini zorlaştıran asıl etken ise ülkenin genel mali tablosuydu. Lozan’da Osmanlı borçları ardıl devletler arasında paylaştırılmış, 129.604.910 altın liralık toplamdan Türkiye’ye 84.597.495 altın liralık anapara düşmüştü. Gecikmiş taksitler ve avanslarla birlikte, 1928 Haziranında Paris’te imzalanan ve o yılın aralık ayında Meclis tarafından onaylanan sözleşmeyle Türkiye’nin ödeyeceği tutar 107.528.463 altın lira olarak kabul edildi. İlk taksit 1929’da ödendi. Aynı yıl Lozan’ın gümrük tarifelerine getirdiği kısıtlama sona erdi ve bu değişiklik öncesinde yapılan yoğun ithalat, dış ticaret açığını büyüttü. Döviz talebi arttı, Türk lirası hızla değer kaybetti. Hükümetin cevabı 20 Şubat 1930’da kabul edilen ve beş gün sonra yayımlanan 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun oldu. Kambiyo işlemlerini idari kararlara bağlayan bu kanun bugün hâlâ yürürlüktedir, ancak o günün sorununu tek başına çözemezdi. Kambiyo kontrolü dövizin çıkışını yavaşlatabilirdi, dövizin kendisini yaratamazdı.
Ankara’nın 1926’dan beri üzerinde çalıştığı merkez bankası fikri tam bu noktada mali bir soruna dönüştü. Banknot ihracı imtiyazını üstlenecek, karşılık olarak altın ve döviz tutacak bir kurumun kurulabilmesi için ciddi bir başlangıç sermayesine ihtiyaç vardı ve bu sermayenin bir bölümünün dövizle karşılanması gerekiyordu. Bütçeden bu büyüklükte bir kaynağın ayrılması, dünya buhranının ilk yılında gerçekçi değildi. Geriye tek yol kalıyordu: dışarıdan borçlanmak. Yeni kurulmuş, dış borçlanmadan kaçınmayı bir siyasi ilke haline getirmiş bir devlet için bu kolay bir karar değildi. Nitekim bulunan çözüm de klasik bir devlet istikrazı değil, bir imtiyaz satışına iliştirilmiş bir kredi oldu.
14 Haziran 1930 mukavelesinin şartları
Müzakereler yaklaşık bir yıl sürdü. Türk Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri’nin Delaware eyaleti kanunlarına göre kurulmuş The American Turkish Investment Corporation arasındaki mukavele 14 Haziran 1930’da imzalandı. Şirket bağımsız bir Amerikan yatırımcısı değildi; İsveç merkezli kibrit grubunun New York ayağı olan International Match Corporation’ın bünyesinde yer alıyordu. Yani Ankara’nın masada karşısında oturan taraf, Avrupa hükümetlerine kredi açan aynı yapının Amerika’da kurulmuş bir şirketiydi.
Masadaki tek seçenek bu değildi. Dönemin gazetelerine yansıyan haberler, aynı aylarda hükümete başka istikraz tekliflerinin de geldiğini gösteriyor; mart ayında bir Alman grubunun teklifi, nisan ayında ise 20 milyonluk bir istikraz teklifi basında yer aldı. Kibrit tekeline bağlı teklifin tercih edilmesinin pratik bir sebebi vardı: bu formülde kredinin geri ödemesi, doğrudan bütçeye değil şirketin devlete yapacağı yıllık ödemelere ve tekel gelirine bağlanıyordu. Yani anlaşma tek bir metinde iki işlemi birleştiriyordu, bir imtiyaz devri ile bir istikraz akdini. Kanunun adı da bunu gizlemiyordu; başlığında hem inhisarın devri hem de on milyon dolarlık istikraz açıkça yazılıydı.
Meclis mukaveleyi 15 Haziran 1930’da onayladı. 1722 sayılı kanun, 30 Haziran 1930 tarihli ve 1533 sayılı Resmî Gazete’de yayımlandı. Aynı sayıda, 11 Haziran 1930’da kabul edilen 1715 sayılı Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kanunu da yer alıyordu. Kibrit tekelinin devri 1 Temmuz 1930’dan itibaren 25 yıl için geçerliydi ve Türkiye sınırları içinde kibritin, her türlü çakmağın ve suni çakmak taşının imali, ithali, ihracı ile satışını kapsıyordu.
Kredinin ödeme takvimi de ayrıntılı biçimde düzenlenmişti. İmzanın ardından 500.000 dolar bir New York bankasına yatırılacak, mukavele Meclis’te onaylanınca bu tutar hükümete aktarılacaktı. Kalan 9,5 milyon dolarlık bakiyenin ise onaydan sonraki iki ay içinde ödenmesi hükme bağlanmıştı. Mukavele yalnızca parayı değil, tüketicinin ödeyeceği fiyatı da düzenliyordu. Şirket, 50 çöp içeren standart emniyet kibriti kutusunu 100 paradan satacaktı. Fiyatın hangi koşullarda değişebileceği de yazılıydı: 1934’ten önce olmamak kaydıyla taraflardan biri her takvim yılı sonunda değişiklik isteyebilecek, fabrikanın üretim maliyeti ilk 18 aylık ortalamanın yüzde 10 üzerine çıkar ya da altına inerse satış fiyatı buna göre ayarlanacaktı.
Mukavelenin en dikkat çekici maddelerinden biri kur hükmüydü. Taraflar 1 Türk lirasını 47 sent olarak kabul ettiler ve üçer aylık dönemlerin sonunda fiili kurla bu oran arasında yüzde 5 veya daha fazla fark oluşursa kibrit satış fiyatının buna göre artırılıp azaltılabileceğini kararlaştırdılar. Böylece Türkiye’de kibrit fiyatını belirleyen asıl değişken odun maliyeti ya da işçilik değil, doların lira karşısındaki seyri haline geldi. Bir tüketim malının fiyatının kur hükmüyle bağlanması, ülkenin kambiyo kırılganlığının o yıllarda ne kadar somut bir mesele olduğunu gösterir.
Şirket ayrıca, mukavelenin Meclis’te kabulünden itibaren iki yıl içinde İstanbul’da iç tüketimi karşılayacak kapasitede bir fabrika kurmayı üstlendi. Büyükdere’de inşasına 1931’de başlanan fabrika Nisan 1932’de üretime geçti. Ülke, 1930’ların başında ilk kez kendi kibritini üretmeye başlıyordu ve fabrika yüzlerce kişiye istihdam sağlıyordu.
Kredi nereye harcandı
Mukavele imzalandığı sırada Ankara’da, Türk lirasının istikrarı üzerine görüş vermek için Fransa’dan çağrılan bir iktisatçı incelemelerini tamamlıyordu. Hükümete sunduğu raporda paranın kullanımına dair açık bir öneri vardı: ilk etapta eline geçen 500.000 dolarlık bölüm piyasayı istikrara kavuşturmak için kullanılmalı, kalan 9,5 milyon dolar ise kurulacak merkez bankasının sermayesine ayrılmalıydı. Uygulama büyük ölçüde bu çizgide ilerledi. İlk dilim piyasanın dengelenmesine, ana gövde ise bankanın kuruluşuna gitti.
Buradaki yapı, borçlanmanın amacı bakımından alışılmışın dışındadır. Dönemin dış kredileri genellikle demiryolu, liman ya da fabrika gibi somut yatırımları finanse ederdi. Türkiye’nin 1930’da aldığı kredi ise bir tesise değil, bir kuruma gitti. Para, bir merkez bankasının rezervine ve itibarına dönüştü. Bu tercihin arkasında, paranın değerini korumadan sanayileşmenin de sürdürülemeyeceği yönünde net bir kavrayış vardır.
Cumhuriyetin kendi imzasıyla aldığı bu ilk büyük dış kredi, bir sanayi kredisi değil bir para politikası kredisiydi. Karşılığında verilen şey de bir vergi geliri değil, bir pazarın tamamıydı.
Sistemin matematiği neden tutmadı
Yapının açığı, hükümetlere açılan kredilerin faiziyle Amerikalı yatırımcıya vaat edilen getiri arasındaki farkta gizliydi. Hükümetlerden alınan faiz yüzde 5 ile yüzde 6,5 bandındayken, New York’ta satılan kâğıtlar çift haneli getiri vaadiyle pazarlanıyordu. Aradaki makasın kibrit satışından gelen kârla kapatılması gerekiyordu, fakat kibrit kârı bu büyüklükte bir farkı taşıyacak kapasitede değildi. Fark, bir süre sonra borsa spekülasyonuyla ve şirketler arası aktarmalarla kapatılmaya çalışıldı.
Bunu mümkün kılan şey, dönemin denetim boşluğuydu. 1920’lerde halka açık şirketlerin bağımsız denetimden geçmiş mali tablo yayımlama ya da düzenli aralıklarla kâr açıklama zorunluluğu yoktu. Grup, dört yüzü aşan şirketten oluşan bir ağ üzerinde kuruldu ve varlıklar bu ağın içinde tekrar tekrar gösterildi. Yatırımcı, gördüğü tek tablonun arkasında ne olduğunu doğrulayacak araca sahip değildi.
Yapıyı dışarıdan anlaşılmaz kılan bir unsur da coğrafi dağılımdı. Grup, İsveç’teki kibrit şirketi, yine İsveç merkezli holding, New York’ta kurulu yatırım şirketi ve Liechtenstein’da kurulu bir yatırım kuruluşu olmak üzere farklı hukuk düzenlerine yayılmış bölümlerden oluşuyordu. Bir yatırımcının bu parçaları birleştirip konsolide bir tablo çıkarması fiilen mümkün değildi. Türkiye ile mukaveleyi imzalayan şirket de bu ağın uçlarından biriydi; Delaware’de kayıtlı, adı Amerikan sermayesini çağrıştıran, fakat kontrolü İsveç’teki merkezde olan bir kuruluştu. Karşı tarafın gerçek mali durumunu görmek, o yıllarda yalnızca Ankara için değil, kimse için mümkün değildi.
1929 Ekimindeki borsa çöküşü, sistemin can damarını kesti. Yeni kâğıt satarak eski taahhütleri finanse etme imkânı ortadan kalktığında elde yalnızca vadesi gelen yükümlülükler kaldı. Fransa’nın kredisini erken kapatması bir süre nefes aldırdı, ancak aynı dönemde Almanya’ya verilen 125 milyon dolarlık taahhüdün yerine getirilmesi gerekiyordu. Teminat talep eden alacaklılara karşı, İtalyan hazine kâğıtları taklit edilerek sahte teminat üretildi. Bir Amerikan şirketiyle yapılacak işlem için istenen bağımsız denetim, hesaplardaki boşlukları ortaya çıkardı. 12 Mart 1932’de kibrit grubunun kurucusu Paris’teki dairesinde ölü bulundu.
Ardından gelen tasfiye, o güne kadar görülmüş en büyük iflaslardan birini ortaya çıkardı. Grubun ana holdingi aynı yılın mayıs ayında iflas etti, Amerika’daki kuruluş için mahkeme kayyum atadı, kâğıtları pazarlayan Amerikalı aracı kurum kapandı. Denetim raporunun yarattığı sarsıntı, Amerika’da 1933 ve 1934 tarihli menkul kıymet kanunlarının çıkarılmasında doğrudan etkili oldu. Halka açık şirketlerin bağımsız denetimden geçmiş mali tablo yayımlama zorunluluğu ve menkul kıymet piyasasını düzenleyen bir federal otoritenin kurulması, büyük ölçüde bu çöküşün mirasıdır. Bugün olağan kabul edilen kurumsal şeffaflık kurallarının önemli bir bölümü, bir kibrit imparatorluğunun enkazından doğdu.
Çöküş Türkiye’nin sözleşmesini nasıl değiştirdi
Türkiye’ye açılan kredinin tamamı hiçbir zaman ödenmedi. Şirket daha 1930 sonuna doğru taahhüdünü karşılamakta zorlanıyordu. Sevk edilen tutar 8,5 milyon dolarda kaldı, geriye kalan 1,5 milyon dolar ise iflas süreci nedeniyle hiç gelmedi. Yani Türkiye, tekelini 25 yıllığına devrettiği paranın yüzde 15’ini hiç görmedi.
Ödenmeyen bakiyenin tahsil edilemeyeceği anlaşılınca, kayyum sıfatıyla atanan Amerikan şirketi Türk tarafından yasal işlem başlatılmamasını talep etti. Mayıs 1932’de başlayan temaslar, iki tarafın da kabul ettiği bir takasla sonuçlandı: Türkiye 1,5 milyon dolarlık alacağından vazgeçecek, buna karşılık 1 Temmuz 1932 ile 1 Temmuz 1938 arasındaki 12 istikraz bonosu kendisine iade edilecekti. Böylece hazine altı yıl boyunca taksit ödemekten muaf tutuldu. Bu, dünya buhranının en ağır yıllarında döviz çıkışı yaşamamak anlamına geliyordu ve iki tarafın da kaybının sınırlandığı ender uzlaşmalardan biriydi.
Dikkat çekici olan, küresel yapı dağılırken Türkiye’deki işletmenin ayakta kalmasıdır. Büyükdere fabrikası tam da bu kriz yılında, 1932 Nisanında üretime geçti ve kapasitesiyle iç talebi karşılamayı sürdürdü. Merkezdeki finansal kurgu çökmüştü, ancak tekelin dayandığı reel faaliyet yerinde duruyordu. Bu ayrım, finansal yapılarla üretim varlıklarının aynı şey olmadığını gösteren iyi bir örnektir.
Buna karşılık uyuşmazlıklar bitmedi. Şirket 1937 Temmuzunda satışa çıkarıldı ve Amerikalı hissedarların kurduğu bir tasfiye şirketi tarafından alındı. Türk tarafı New York’taki ihaleye bir banka aracılığıyla girdi, hem şirket hisselerine hem de hükümete ait istikraz bonolarına talip oldu, ancak sonuç alınamadı. Ardından ödemenin para birimi tartışması büyüdü. Kambiyo kısıtlarının sıkılaştığı bir dönemde hükümet, vadesi gelen bonoların şirketin devlete ödemesi gereken yıllık aidattan düşülerek Türk lirası cinsinden kapatılmasını istedi. Şirket ise ödemenin New York’ta ve dolar olarak yapılması gerektiğinde ısrar etti. Mesele tahkime taşındı, hükümet ortada tahkim gerektiren bir uyuşmazlık bulunmadığını savunarak hakem atamadı.
İlginç olan, iflas masasının Türkiye’yi bir risk değil bir varlık olarak görmesidir. Amerikan basınına 1932 Haziranında yansıyan değerlendirmede, tekelin Türkiye’de sağlam biçimde kurulduğu, kayyum heyetinin Türkiye’den faiziyle birlikte yaklaşık 14,5 milyon dolarlık geri ödemeyi tahsil edeceğinden emin olduğu ve fabrikanın tam kapasiteyle çalışmaya devam edeceği belirtiliyordu. Enkazın içinde değerini koruyan kalemlerden biri, Türkiye’deki tekel hakkı ve onun fabrikasıydı.
Ödeme para birimi tartışması, Ankara’nın içinde de görüş ayrılığı yarattı. 1939’da New York’taki Dünya Sergisi’ne katılan Türk heyetinin başkanı, vadesi gelen bonolarda Türk lirası ısrarının ve şirketin mal ihracı başvurularının sonuçsuz kalmasının, Türkiye’nin Amerika’daki yüksek kredi itibarını zedelediğini bildirdi. Maliye Vekâleti’nin cevabı farklıydı: kambiyo kısıtlaması inhisar mukavelesinin uygulanmasıyla ilgili bir mesele değil, devletin genel menfaati için alınmış genel bir tedbirdi ve neredeyse bütün ülkelerde uygulandığı için tek bir şirkete yönelik bir muamele sayılamazdı. Bu tartışma, kambiyo kontrollerinin kısa vadeli rezerv koruması ile uzun vadeli kredi itibarı arasında yarattığı seçimi, seksen yılı aşkın süre önce aynı terimlerle ortaya koyuyor.
Fabrikanın devlete geçişi ve tekelin sonu
Çözüm, İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında geldi. Vadesi gelmiş bonoların transferi için 1942’de Türkiye’ye gelen şirket temsilcisiyle yürütülen görüşmeler, şirketin Türk Hükümeti’ne satışıyla sonuçlandı. 8 Mayıs 1943’te imzalanan anlaşmayla, geriye kalan 25 istikraz bonosu ve Büyükdere’deki kibrit fabrikası dahil olmak üzere şirketin bütün mal varlığı devlete geçti. Aynı ay çıkarılan 4426 sayılı kanunla işletme imtiyazı kaldırıldı ve inhisar, geçici bir idare eliyle yürütülmeye başlandı. 1946’da kabul edilen kanunla bu geçici yönetime son verildi, bütün hak ve görevler Tekel Genel Müdürlüğü’ne devredildi.
Böylece mukavelede öngörülen 25 yıllık süre dolmadan, imtiyaz devlete döndü. Fabrikanın süre sonunda bedelsiz olarak devlete geçmesini öngören madde fiilen 12 yıl erken işlemiş oldu. Kibritin tekel statüsü ise 30 Ocak 1952’de Meclis’te kabul edilen kanunla sona erdi; imal, ithal ve satış serbest bırakıldı ve alan özel teşebbüse açıldı.
| Tarih | Gelişme |
|---|---|
| Nisan 1924 | Kibritin imali, ithali ve satışı bütçe kanunuyla devlet inhisarına alındı |
| Ocak 1925 | Belçikalı şirketle 25 yıllık inhisar sözleşmesi ve Sinop fabrikası taahhüdü |
| Haziran 1928 | Fabrika kurulamadığı için sözleşme feshedildi, karşılıklı davalar açıldı |
| Haziran 1929 | Kibrit, çakmak ve suni çakmak taşı yeniden devlet inhisarına alındı |
| Şubat 1930 | Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun kabul edildi |
| Haziran 1930 | Tekel devri ve 10 milyon dolarlık istikraz mukavelesi imzalandı, Meclis onayladı |
| Ekim 1931 | Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası faaliyete başladı |
| Nisan 1932 | Büyükdere kibrit fabrikası üretime geçti |
| 1932 | Kredinin 1,5 milyon dolarlık bakiyesinden vazgeçildi, 12 bono iade edildi |
| Mayıs 1943 | Kalan 25 bono ve fabrika dahil bütün varlık devlete devredildi, imtiyaz kaldırıldı |
| Ocak 1952 | Kibrit tekelden çıkarıldı, üretim ve satış serbest bırakıldı |
Türkiye bu anlaşmadan kârlı mı çıktı
Bu sorunun tek bir cevabı yok, çünkü hesabın iki tarafı da doludur. Kayıp hanesinde, ülke pazarının 25 yıllığına tek bir yabancı şirkete bırakılması, kibrit fiyatının kur hükmüne bağlanması, taahhüt edilen paranın 1,5 milyon dolarlık bölümünün hiç gelmemesi ve 1930’ların sonunda yıllarca süren bir ödeme uyuşmazlığı yer alır. Kazanç hanesinde ise merkez bankasının kuruluş sermayesinin büyük bölümünün karşılanması, ülkede ilk kez ölçekli bir kibrit fabrikasının kurulması, kibrit ithalatı için ödenen dövizin ülkede kalması ve iflas sonrasındaki uzlaşmayla altı yıllık taksit yükünden kurtulunması bulunur.
1930 istikrazından bugüne kalan ders
Bu anlaşmanın bugün hâlâ okunmaya değer olmasının sebebi, kibritin kendisi değil kurulan kalıptır. Rezervi zayıf bir ülke, dışarıdan döviz temin etmek için faiz ödemekle yetinmez; gelecekte doğacak bir gelir akışını da peşinen satar. Faiz oranı sözleşmenin en görünür maddesidir, ama maliyetin asıl ölçüsü çoğu zaman faiz değil, devredilen hakkın süresidir. 1930 mukavelesinde ödenen fiyat yüzde 6,5 değil, bir pazarın 25 yılıdır. Bu kalıbın adı ve biçimi zamanla değişti, ancak mantığı değişmedi. İmtiyaz karşılığı finansman, gelir paylaşımına dayalı sözleşmeler ve kaynak geliri karşılığında açılan krediler aynı soruyu sorar: bugün alınan nakit, hangi süre boyunca hangi karar alanından vazgeçmek anlamına geliyor.
İkinci ders, bilgiyle fiyat arasındaki gecikmeyle ilgilidir. Kibrit grubunun kâğıtları çöküşten aylar öncesine kadar dünyanın en yaygın tutulan menkul kıymetleri arasındaydı ve pek çok hükümet bu yapıyı sağlam saymaya devam ediyordu. Gerçek, kamuya açık bilgide değil şirket içi hesaplarda duruyordu. Fiyat, ancak bağımsız bir denetim raporu masaya konduğunda gerçeğe yetişti. Piyasa fiyatlarının, bilginin ortaya çıkışına göre sistematik biçimde geç kalması, o günden bu yana tekrar eden bir olgudur.
Üçüncüsü ise kurumsal mirasla ilgilidir. Türkiye’nin merkez bankası, çökmek üzere olan bir finansal yapının açtığı kredinin üzerine kuruldu. Kredi eksik geldi, alacaklı iflas etti, imtiyaz süresinden önce sona erdi. Buna rağmen kurulan kurum ayakta kaldı ve doksan yılı aşkın süredir Türk parasının karşılığını tutmayı sürdürüyor. Bir borcun kaynağı ne kadar kırılgan olursa olsun, o borçla kurulan kurumun kalıcılığını belirleyen şey kaynağın kendisi değil, kurumun sonraki yıllarda kazandığı işleyiştir.
Bugün hiçbir devlet bir tüketim malının tekelini yabancı bir şirkete devrederek borçlanmıyor. Dış finansman artık tahvil piyasasında fiyatlanıyor ve fiyatın kendisi saniyelik olarak görülebiliyor. Ancak takasın özü aynı yerde duruyor. Uzun vadeli alım taahhütleri, gelir paylaşımına dayalı altyapı sözleşmeleri ve kaynak geliri karşılığında açılan krediler, hepsi bugünün nakdini geleceğin gelir akışıyla değiştiriyor. Aradaki tek fark, 1930’da devredilen hakkın süresinin mukavelenin ilk maddesinde açıkça yazılı olmasıydı. Modern sözleşmelerde bu süre çoğu zaman tek bir satırda görünmez, sözleşmenin teknik hükümlerine dağılır. Bir ülkenin borçlanma maliyetini ölçerken bakılması gereken yer, faiz oranının yanı sıra tam olarak burasıdır.
Resmî Gazete, 30 Haziran 1930, Sayı 1533
Resmî Gazete, 31 Mayıs 1943, Sayı 5417
TBMM Tutanak Dergisi, Dönem 3, Cilt 20, Birleşim 78, 15 Haziran 1930
TBMM Kütüphanesi, Kibrit ve Çakmak İnhisarı İşletmesinin Devrine ve On Milyon Dolarlık İstikraz Aktine Dair Kanun, İstanbul, 1940
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Banka Tarihçesi ve Kâğıt Paranın Tarihçesi
Vakanüvis Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Türkiye’de Kibrit İnhisarı ve Karşılaşılan Bazı Sorunlar, 2024
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cumhuriyet’in İlk Yıllarındaki İnhisar Uygulamalarına Bir Örnek: Kibrit İnhisarı
Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Türkiye’de Kibrit Fiyatları
Türklük Araştırmaları Dergisi, Türkiye’de Kibrit Sanayiinin Gelişimi
Foreign Affairs, The Match Stick Colossus, 1930
National Archives and Records Administration, ABD Dışişleri Bakanlığı Türkiye yazışmaları, 1930-1944
Hocam elinize sağlık. Tarihi bir çok bilgiyi öğrenmiş olduk.
Sağlık ve afiyet dileklerimle, Allah’a emanet olun.
İlginiz için çok teşekkür ederim, cümleten…