Osmanlı’nın Ömür Boyu Gelir Veren İç Borç Senedi
Esham Sistemi: Osmanlı’nın Ömür Boyu Gelir Veren İç Borç Senedi
1775 yılının ocak ayında Osmanlı Defterdarlığı, İstanbul tütün gümrüğünün yıllık gelirinden 400.000 kuruşluk bir dilimi 160 eşit parçaya böldü ve her parçayı 12.500 kuruşa satışa çıkardı. Parçayı alan kişi ölünceye kadar her yıl 2.500 kuruş alacaktı. Öldüğü gün ise mirasçılarına tek kuruş kalmayacak, pay sessizce hazineye dönecekti. Osmanlı Devleti’nin kendi tebaasından uzun vadeli borç toplamak için kurduğu esham sistemi işte böyle başladı ve yaklaşık 100 yıl boyunca devlet maliyesinin yükünü sırtladı.
Osmanlı borç tarihi denince akla genellikle 1854’te Kırım Savaşı sırasında Londra’dan alınan ilk dış borç, ardından gelen moratoryum ve Düyun-ı Umumiye gelir. Oysa devletin dış piyasalara açılmadan önce 80 yıla yakın bir süre boyunca kendi içinde işleyen, kadından erkeğe, Müslümandan gayrimüslime herkesin katılabildiği bir borçlanma düzeni vardı. Esham, bu düzenin adıydı. Bugünün diliyle söylersek, bir vergi kaynağının gelirine bağlanmış, devlet garantili, ömür boyu ödemeli bir menkul kıymetti. Daha da ilginci, alıcısının ölümünü ödeme planının ayrılmaz bir parçası haline getiren bir borçtu.
Bu yazı eshamın nasıl doğduğunu, nasıl fiyatlandığını, neden hazinenin hesaplarını defalarca bozduğunu ve sonunda nasıl modern tahvile dönüştüğünü anlatıyor. Hikâyenin içinde bugünün bütün kamu borcu tartışmalarının tohumları saklı: yatırımcı tabanını genişletme çabası, güvenin faizi nasıl belirlediği, piyasaya müdahalenin bedeli ve cari harcamayı borçla çevirmenin insanı nereye götürdüğü.
Esham Nedir: Pay, Gelir ve Ömür
Esham, “pay, hisse” anlamına gelen sehim kelimesinin çoğuludur. Osmanlı hukukunda bu kelime önce miras ve vakıf metinlerinde, mirasçıların ya da hak sahiplerinin payını anlatmak için kullanılıyordu. Maliye terimi olarak ise ilk kez 1775’te ortaya çıktı ve 1860’lı yıllara kadar özünü değiştirmeden yaşayan belirli bir iç borçlanma yöntemini ifade etti.
Sistemi anlamak için Osmanlı maliyesinin temel birimini, mukataayı bilmek gerekir. Mukataa, bir gümrük, bir darphane, bir tuzla ya da bir bölgenin vergileri gibi belirli bir gelir kaynağıydı. Her mukataanın yıllık nakit gelirinin büyük bölümü uzun zamandır sabitlenmişti. “Mal” denen bu kısım askerlerin maaşlarına, emeklilere ve bazı devlet kurumlarının zorunlu giderlerine ayrılmıştı ve başka bir işe kullanılamazdı. Zamanla mukataaların geliri arttıkça, sabit tutarın üstünde kalan bir fazla doğuyordu. Hazine bu fazlaya “faiz” diyordu ve onu çok daha serbest kullanabiliyordu.
Esham, tam olarak bu fazlanın satılmasıydı. Hazine bir mukataanın faiz denen kısmını standart dilimlere böldü. Her dilim, yani her sehim, yıllık 2.000 ya da 2.500 kuruşluk sabit bir gelir hakkı taşıyordu. Bu hakkı satın almak isteyen kişi, “muaccele” adı verilen bir peşin bedeli bir kerede öderdi. Karşılığında hayatta kaldığı sürece her yıl o sabit geliri alırdı. Mukataanın vergisini toplamak, yönetmek, tahsilatın derdini çekmek ise sehim sahibinin işi değildi; bu sorumluluk Defterdarlığın atadığı bir emine ya da mültezime aitti. Sehim sahibi yalnızca parasını alırdı.
Muaccelenin ne kadar olacağı, yıllık gelirin katı olarak ifade ediliyordu. Defterdarlık her esham grubu için bu katı ayrıca belirleyip ilan ederdi. Piyasanın durumu, mukataa gelirinin ne kadar istikrarlı olduğu, savaşın ya da barışın varlığı bu kararı etkilerdi. İlk grup için kat 5 olarak belirlendi: 2.500 kuruş yıllık gelirli bir sehim 12.500 kuruşa satıldı. Sonraki yıllarda bu oran önce 5,5 ve 6’ya yükseldi, zamanla 10 ile 12 arasına kadar ulaştı. Kaynakların açık biçimde vurguladığı bir ayrıntı var: kat, sistemin yaklaşık 100 yıllık ömrü boyunca ilk grubun 5 seviyesinin altına hiç inmedi.
Sehim: Bir mukataa gelirinden kesilen ve yıllık 2.000 ya da 2.500 kuruşluk sabit ödeme hakkı taşıyan pay. Çoğulu esham.
Mukataa: Gümrük, darphane, tuzla ya da bölgesel vergiler gibi belirli bir devlet gelir kaynağı.
Mal ve faiz: Mukataa gelirinin sabitlenmiş ve harcama yeri belli olan kısmı mal, onun üstünde kalan esnek fazla ise faizdi. Eshama yalnızca faiz kısmı bağlanabilirdi.
Muaccele: Sehmi satın alırken peşin ödenen bedel. Yıllık gelirin katı olarak ilan edilirdi.
Mahlûl: Sahibi ölen ve hazineye geri dönen sehim.
Kasr-ı yed: Sehmini başkasına devreden kişinin hazineye ödediği, muaccelenin yüzde 10’u tutarındaki harç.
Esham Neden 1775’te Ortaya Çıktı: Savaş, Tazminat ve Malikâne Sisteminin Sınırları
Osmanlı Devleti kamu borcuna oldukça geç ve sınırlı ölçüde başvurmuş bir devletti. Uzun yıllar boyunca hazinenin kredi ihtiyacını padişahlara ait iç hazine karşıladı. Kısa vadeli sıkışmalarda devlet ricaline, tüccarlara, sarraflara ve özellikle vergi mültezimlerine başvuruldu. 17. yüzyılın sonunda, 2. Viyana Kuşatması’nı izleyen ağır savaş yıllarında iç hazinenin kaynakları tükenince yük iltizam sektörüne kaydı. Ancak mültezimler yalnızca kısa vadeli para bulabiliyordu. Bir yıllık, bazen daha kısa süreli iltizamlarla uzun vadeli kredi kurmak mümkün değildi.
Devletin bu soruna ilk cevabı 1695’te getirilen malikâne sistemiydi. Bu düzende mukataalar ömür boyu satılıyordu. Malikâneci, hayatı boyunca vergiyi kendisi toplayacağı mukataa için büyük bir peşin bedel öderdi; sonra her yıl hazineye sabit vergisini yatırır, kalanını kendi kârı olarak alırdı. Malikâneci öldüğünde mukataa yeniden açık artırmaya çıkardı. Bu peşin bedeller aslında devletin gelecekteki vergi gelirleri karşılığında topladığı, geri ödemesi olmayan uzun vadeli bir iç borçtu. Sistemin ilk yıllarında bu gelirler toplam devlet gelirlerinin yüzde 2’si civarındaydı; 1770’lerde yüzde 5’e yaklaştı. Birikmiş stok aynı yıllarda 10 milyon kuruş dolayındaydı ve bu, merkezi devletin yıllık gelirinin yarısına yakın bir tutardı.
Ne var ki malikânenin aşamadığı duvarlar vardı. Malikâne sahibi vergi mükelleflerini yönetmek zorunda olduğu için bu hak yalnızca askeri zümreye verilebiliyordu. Padişah kızları dışında kadınlara, çok nadir istisnalar dışında gayrimüslimlere verilmiyordu. Sonuçta talep, genel nüfusun yüzde 1’ini pek geçmeyen dar bir kesime sıkışmıştı. Arz tarafı da tıkalıydı: bir mukataayı çok sayıda küçük hisseye bölmek mümkündü ama ortak sayısı arttıkça yönetim zorlaşıyor, bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar çıkıyordu.
Bu duvara toslanan an, 1768’de başlayıp 1774’te Küçük Kaynarca Antlaşması ile biten Rus savaşının hemen sonrasıdır. Savaş bütün ihtiyatları ve birikimleri eritmişti. Üstüne antlaşma, Rusya’ya 7.500.000 kuruşluk bir tazminat ödenmesini şart koşuyordu. Bu meblağ bütçenin yıllık nakit gelirinin yaklaşık yarısına denk geliyordu. Devletin kısa sürede büyük para toplaması gerekiyordu ve elindeki tek tanıdık araç malikâneydi. Çözüm, malikânenin bazı parçalarını sökerek onu yeniden kurmak oldu.
Eshamı malikâneden ayıran temel fark, yatırımcıyı vergi toplama işinden tamamen koparmasıdır. Malikâneci risk üstlenen bir girişimciydi; kârı yıldan yıla değişebilirdi ve devlet ona hiçbir garanti vermezdi. Sehim sahibi ise sadece sabit bir yıllık nakit gelir alıyordu ve bu gelir hazinenin güvencesi altındaydı. Yönetim sorumluluğu ortadan kalkınca, hissedar sayısını sınırlamanın gerekçesi de, talebi askeri zümrenin erkeklerine hapsetmenin zorunluluğu da ortadan kalktı. Kadınlar, çocuklar ve gayrimüslimler artık bu piyasaya girebiliyordu. Kadın ya da erkek, Müslüman ya da gayrimüslim, askeri ya da reaya, her Osmanlı tebaası sehim satın alabilirdi.
Tütün Gümrüğünden 11 Mukataaya: Esham Piyasasının Hızlı Büyümesi
Farkın ne kadar büyük olduğunu en iyi, eshama bağlanan ilk vergi kaleminin kendi geçmişi gösteriyor. İstanbul tütün gümrüğü, malikâne olarak satıldığı dönemin sonunda, 1759’da, toplam 22 hissedar tarafından paylaşılıyordu ve bu hissedarların yatırdığı muaccelelerin toplamı 250.000 kuruştu. 15 yıl sonra aynı mukataa eshama dönüştürüldüğünde hissedar sayısı 274’e çıkmış, yatırılan muaccelelerin toplamı 1.800.000 kuruşu aşmıştı. Aynı gelir kaynağı, yalnızca satılış biçimi değiştiği için 7 kattan fazla para çekebiliyordu.
Hazine bu kapıyı açtıktan sonra küçük tasarrufları da içeri almak için payları küçültmeye başladı. Bir sehmin yıllık geliri 2.000 ya da 2.500 kuruş olarak kaldı, ama kimse sehmin tamamını almak zorunda değildi. İsteyen yarısını, dörtte birini, giderek 1/64’üne kadar inen küçük parçalarını satın alabiliyordu. 2.500 kuruşluk bir sehmin 1/64’ü yıllık 39 kuruşa yakın bir gelir demekti. Böylece sistem, büyük sarrafların ve paşaların yanı sıra mütevazı birikimleri olan sıradan İstanbullulara da ulaşabilen bir yatırım aracına dönüştü.
Sonuç çarpıcıydı. Ocak 1775’te yıllık 400.000 kuruşluk ödeme kapasitesiyle başlayan sistem, 10 yıl içinde imparatorluğun en büyük 11 mukataasını bünyesine almış ve yıllık ödeme tutarı 2.000.000 kuruşu aşmıştı. Ortalama muaccele katı 5,75 kabul edildiğinde, hazineye en az 11.500.000 kuruşluk bir peşin gelir girmişti. Merkezi devletin yıllık nakit gelirlerinin bu yıllarda 20.000.000 kuruş civarında olduğu düşünülürse, yıllık gelirin yüzde 50’sini aşan bir iç borç stoku oluşmuş, faiz ödemeleri ise toplam giderlerin yüzde 10’una ulaşmıştı. Malikâne sisteminin 90 yılda biriktirdiği muaccele toplamına esham 10 yılda ulaşmıştı.
Bir Sehmin Hesabı: Fiyat, Getiri ve Ölüm
Eshamı tahvil gözüyle okumaya çalışan biri ilk anda bir şeyin eksik olduğunu fark eder: anapara. Modern bir tahvilde yatırımcı faizini alır, vade gelince parasını geri alır. Eshamda vade yoktu, yerine sahibinin ömrü vardı. Anapara da hiç geri ödenmezdi. Sistemin mantığına göre hazine, aldığı muacceleyi her yıl ödediği gelirin içinde zaten taksit taksit itfa etmiş sayılıyordu. Bu yüzden sehim sahibi öldüğünde mirasçılara hiçbir ödeme yapılmaz, pay mahlûl sayılıp hazineye dönerdi.
Basit bir örnekle düşünelim. 1775’te 12.500 kuruş ödeyip bir sehim alan kişi, yıllık 2.500 kuruşla tam 5 yılda koyduğu parayı geri almış olur. 5 yıldan önce ölürse kaybeder, 5 yıldan sonra yaşadığı her yıl kazancıdır. 20 yıl yaşarsa toplamda 50.000 kuruş, yani koyduğunun 4 katını almış olur. Hazine açısından tablo tam tersidir: sehim sahibi ne kadar erken ölürse borç o kadar ucuza kapanır, ne kadar uzun yaşarsa o kadar pahalıya mal olur. Devlet, farkında olsun ya da olmasın, bir hayat sigortası şirketinin tersine konumlanmıştı. Sigortacı erken ölümle para kaybeder; Osmanlı hazinesi ise uzun ömürle para kaybediyordu.
| Sehim sahibinin yaşadığı süre | Toplam tahsilat (kuruş) | Ödenen bedelin katı | Kimin lehine |
|---|---|---|---|
| 3 yıl | 7.500 | 0,6 | Hazine |
| 5 yıl | 12.500 | 1,0 | Başa baş |
| 10 yıl | 25.000 | 2,0 | Sehim sahibi |
| 20 yıl | 50.000 | 4,0 | Sehim sahibi |
| 30 yıl | 75.000 | 6,0 | Sehim sahibi |
1775’in ilk esham grubu esas alınmıştır: 12.500 kuruş muaccele, yıllık 2.500 kuruş gelir. Harçlar ve paranın zaman değeri hesaba katılmamıştır. © petrolandeco.com
Sehmi almanın maliyeti yalnızca muacceleden ibaret değildi. Alıcı, muaccelenin yüzde 5’i ile yüzde 10’u arasında tutan “dellâliye” ve kalem harçlarını da hazineye yatırır, ardından kendi adına düzenlenen beratı alırdı. Sehme sahip olmanın normal yolu buydu; berat çıkarmadan, hamiline yazılı bir kâğıt gibi sehim tutmak ancak istisnai izinlerle mümkündü. Berat sahibi, muaccelenin yüzde 10’u kadar kasr-ı yed harcını ödeyerek sehmini başkasına satabilirdi. Yani eshamın daha ilk günden işleyen, devletin harç aldığı bir ikincil piyasası vardı.
Muaccele katı, bugünün tahvil diliyle fiyattır; katın tersi ise getirinin üst sınırını verir. 5 kat ödenen bir sehimde yıllık gelir, ödenen bedelin yüzde 20’sidir. Harçlar eklendiğinde bu oran yaklaşık yüzde 18 ile 19 arasına iner. Ancak bu sayı gerçekleşen getiri değil, ulaşılamayan bir tavandır. Sehim sahibi sonsuza kadar yaşasaydı alacağı getiri bu olurdu; gerçekte her ölüm, getiriyi bu tavanın altına çeker. Bu yüzden tarihçiler esham oranlarını reel faiz haddi olarak değil, sigorta primine benzeyen bir unsur taşıyan asimptotik tavan faiz haddi olarak okumak gerektiğini vurgular.
| Muaccele katı | 2.500 kuruşluk sehmin fiyatı | Tavan getiri, harçsız | Dönem |
|---|---|---|---|
| 5 | 12.500 | %20,0 | 1775, ilk grup |
| 6 | 15.000 | %16,7 | İlk yılları izleyen gruplar |
| 7 | 17.500 | %14,3 | 1806-1812 savaşı dönemi için varsayılan ortalama |
| 10 | 25.000 | %10,0 | Sonraki dönemler |
| 12 | 30.000 | %8,3 | Ulaşılan en yüksek kat |
Tavan getiri, yıllık gelirin muacceleye oranıdır ve sehim sahibinin hiç ölmediği varsayımına dayanır. Yüzde 5 ile 10 arasındaki harçlar eklendiğinde oran düşer; 5 katlık ilk grupta yaklaşık yüzde 18 ile 19 arasına iner. © petrolandeco.com
Hayır, en azından kelimenin kendisi açısından. Esham belgelerinde sık sık geçen faiz sözcüğü, mukataa gelirinin sabit “mal” kısmının üstünde kalan fazlayı, yani bir gelir dilimini anlatıyordu. Sehme bağlı yıllık ödemeye de bu yüzden faiz deniyordu. Belgelerde bu ödeme ne söz olarak ne de kavram olarak açıkça bir borç faizi diye tanımlanmıştı.
Ama iktisadi gerçeklik başka bir şey söylüyor. Peşin bir bedel ödeniyor, karşılığında yıllar boyunca düzenli ödeme alınıyordu. 1/5 ile 1/12 arasında değişen oranlar, bugünkü faiz kavramına çok yakın bir içerik taşıyordu. Hukuken faiz kategorisine ne ölçüde girdiği tartışılabilir, ancak fiilen bir faizin bulunduğu kesindir. Fark, ödemenin süresinin bir takvime değil bir insanın ömrüne bağlanmış olmasındaydı.
Ömrü Satılan Borç: Devir, Gizlenen Ölümler ve Hazinenin Hesabı
Eshamın asıl zaafı, satış anında değil, satıştan sonraki yıllarda ortaya çıktı. Hazinenin hesabı tek bir varsayıma dayanıyordu: sehim sahipleri ölecek, paylar mahlûl kalıp geri dönecek, devlet bunları yeniden satarak yeni muaccele toplayacaktı. Bu döngünün işlemesi için ölümlerin zamanında gerçekleşmesi ve zamanında öğrenilmesi gerekiyordu. İkisi de hazinenin kontrolünde değildi.
İlk sorun, devirdi. Sehim kasr-ı yed harcı ödenerek başka birine satıldığında berat yeni sahibin adına çıkıyordu ve ödeme artık onun hayatına bağlanıyordu. Bu, borcun ömrünün her el değiştirmede yeniden başlayabilmesi demekti. Yaşlanan bir sehim sahibi payını genç birine satarsa, hazinenin “yakında geri dönecek” diye beklediği borç onlarca yıl daha uzayabiliyordu. Kâğıt üzerinde ömürle sınırlı olan bir yükümlülük, alım satım hızlandıkça pratikte süresi belirsiz bir yükümlülüğe yaklaşıyordu. Yaşlı sahipler payını satarak, ömrünün yetmeyeceği yılların değerini peşin paraya çevirebiliyordu; bu değeri ödeyen ise sonunda yine hazineydi.
İkinci sorun, hileydi. Bir sehim sahibi öldüğünde ailesi bunu bildirmezse ödemeler sürmeye devam ediyordu. Ölümlerin gizlenmesi sistemin ilk yıllarından itibaren ciddi bir mesele olarak görüldü. 1780’lerden başlayarak bir esham sahibinin öldüğünü haber verenlere ihbariye ödülü verilmeye başlandı. Ancak sayıları 1800’lerde 4.000 ile 5.000 kişiyi, 1830’larda 10.000 kişiyi aşan bir kalabalığa yayılmış, giderek küçülen payları o çağın imkânlarıyla tek tek takip etmek mümkün değildi.
Arşivlerden yapılan sondaj niteliğindeki incelemeler, esham sahiplerinin yıllık ölüm oranının yüzde 1 ile yüzde 5 arasında değiştiğini ve başlangıçta görece yüksek olan bu oranın zamanla düştüğünü gösteriyor. Düşüşün birden fazla açıklaması olabilir: alıcıların giderek daha genç yaşta sehim alması, ortalama ömrün uzaması, kişiler arası alım satımın hızlanması ya da ölümlerin mirasçılar tarafından gizlenmesi. Hangisi ağır basarsa bassın, hazine açısından sonuç aynıydı. Geri dönmesi beklenen paylar dönmüyor, ödenen faiz azalmıyordu.
Bugünün sigorta literatüründe bunun adı ters seçimdir. Ömür boyu gelir satın almak en çok, uzun yaşayacağını düşünen insanlar için cazip olur. Devlet ise alıcıların yaşını, sağlığını, aile geçmişini bilmeden aynı fiyattan satış yapıyordu. Elinde ölüm tabloları ya da hayat sigortası hesapları yoktu; fiyatı savaşın aciliyeti ve piyasanın o günkü iştahı belirliyordu. Riski en iyi bilen taraf, yani alıcı, her zaman bir adım öndeydi.
Esham, borç verenin ölümünü ödeme planının bir parçası haline getiren bir borçtu. Hazine, her sehim sahibinin cenazesini beklenen bir itfa taksiti gibi hesaplıyor, ama o taksitin ne zaman geleceğini hiçbir zaman bilemiyordu.
Yasaklar ve Geri Dönüşler: 1786’dan 1812’ye Esham Politikası
Hızlı genişleme, maliye otoritelerini kısa sürede tedirgin etti. Malikâneden farklı olarak eshamın yıllık ödemesi doğrudan hazinenin yükümlülüğü ve garantisi altındaydı. Maliyeciler 1786’da sistemin hazine açısından bir bilançosunu çıkardılar. Sonuç ürkütücüydü: ölen sahiplerden geri dönen sehimlerin yeniden satışından gelen muaccele ile piyasada el değiştiren sehimlerden alınan kasr-ı yed harçlarının toplamı, ödenmekte olan yıllık faizin ancak küçük bir bölümünü karşılıyordu. Sistem genişledikçe açığın büyüyeceği, faizleri ödemekte zorlanmanın siyasi istikrarsızlığa yol açabileceği görüldü.
30 Ekim 1786’da yeni esham çıkarılmaması ve sahibi ölerek boşalan sehimlerin yeniden satışa sunulmaması kararlaştırıldı. Kararın arkasında bir de piyasa hesabı vardı. Gereğinden fazla esham çıkarıldığı için faizin yüksek kaldığı düşünülüyordu; arz daraltılırsa, ileride zorunlu bir anda yeniden ihraca çıkıldığında hazinenin daha düşük faizle satış yapabileceği umuluyordu. Bugünün borç yönetimi diliyle söylersek, bu bir arz kısıtlaması yoluyla getiri eğrisini aşağı çekme denemesiydi.
Karar ancak 1,5 yıl uygulanabildi. Rusya ve Avusturya ile başlayan 1787-1791 savaşının harcamaları yeniden esham satışını zorunlu kıldı. Savaş bittiğinde eshama ödenen yıllık faiz 2.500.000 kuruş civarındaydı. Ortalama muaccele katı 6 kabul edilirse bu, 15.000.000 kuruşluk bir borç stoku demekti. Bu kez daha sert bir karar alındı: 1792’den itibaren yeni esham satışları durduruldu, sistemin hacmi donduruldu ve boşalan sehimlerin hazinede tutularak yeniden satılmaması, böylece birikmiş borcun yavaş yavaş eritilmesi hedeflendi. Bu iş önce darphaneye verildi. 1793’te İrad-ı Cedid hazinesi kurulunca görevi o üstlendi ve karar bir adım daha ileri götürüldü: serbest piyasada esham alım satımı ilk kez yasaklandı. Sehmini satmak isteyenler artık onu yalnızca İrad-ı Cedid hazinesine, piyasa değeri üzerinden satabilecekti.
Bu politika kısa bir süre işler gibi göründü. İrad-ı Cedid hazinesinin 4 yıl içinde satın aldığı ya da sahibi öldüğü için el koyduğu sehimlerin yıllık faiz toplamı 1797’de 350.000 kuruşa yaklaşmıştı. Bu, dönem başında ödenen yıllık faizin yüzde 15’ine yaklaşan bir daralmaydı ve bu hızla borç stokunun 20 ile 25 yıl içinde tamamen eritilebileceği hesaplanabilirdi. Hesap tutmadı. Fransa’nın Mısır’ı işgaliyle başlayan 1798-1801 savaşı askeri harcamaları yeniden artırdı. Biriken boş sehimler satışa çıkarıldı, yeni mukataalar sisteme bağlandı ve esham alanı daha da genişletildi.
19. yüzyılın ilk yıllarından itibaren esham artık olağanüstü bir araç olmaktan çıktı; cari giderlerin karşılanmasında da vazgeçilmez görünen yerleşik bir yönteme dönüştü. Bu sırada yıllık faiz ödemesi 2.832.341 kuruşa yükselmişti. Asıl sıçrama 1806-1812 savaşı sırasında geldi. Savaş bittiğinde yıllık faiz 7.500.000 kuruşa yaklaşmıştı. Dönemin ortalama muaccele katı 7 kabul edilirse, bu 50.000.000 kuruşu aşan bir borç stoku ve 1800’deki seviyenin 3 katından fazlası demekti. Yıllık faiz ödemesi bütçe gelirlerinin yüzde 25’ini geçiyordu.
Değerler, Osmanlı arşiv kayıtlarına dayanan maliye tarihi çalışmalarında verilen yaklaşık düzeylerdir. 1812 değeri 1806-1812 savaşının bitimindeki seviyeyi gösterir.
| Dönem | Yıllık faiz (kuruş) | Varsayılan kat | Tahmini borç stoku (kuruş) | Gelişme |
|---|---|---|---|---|
| Ocak 1775 | 400.000 | 5 | 2.000.000 | İlk grup: tütün gümrüğü, 160 sehim |
| İlk 10 yılın sonu | 2.000.000+ | 5,75 | 11.500.000+ | En büyük 11 mukataa sistemde; stok yıllık gelirin yarısını aşıyor |
| 30 Ekim 1786 | .. | .. | .. | Yeni ihraç ve yeniden satış yasaklanıyor |
| 1792 | ~2.500.000 | 6 | ~15.000.000 | Sistem donduruluyor, tasfiye hedefleniyor |
| 1797 | .. | .. | .. | Hazinede toplanan sehimlerin yıllık faizi 350.000’e yaklaşıyor |
| 1800’lerin başı | 2.832.341 | .. | .. | Esham cari giderlerin de finansman aracı oluyor |
| 1812 | ~7.500.000 | 7 | 50.000.000+ | Faiz bütçe gelirlerinin %25’ini aşıyor |
Borç stoku, yıllık faizin dönemin ortalama muaccele katıyla çarpılmasıyla bulunan yaklaşık bir değerdir. “..” işareti, ilgili değerin kaynaklarda verilmediğini gösterir. © petrolandeco.com
Ödemelerin işleyişi de sistemin karakterini anlatıyor. Esham sahiplerine faizleri genellikle 3 ya da 6 ay arayla, yılda 2 taksitte, nadiren 3 ya da 4 taksitte ödenirdi. Taksitleri, sehmin bağlı olduğu mukataanın emini ya da sarrafı İstanbul’da verirdi. Normal yıllarda sehim sahipleri küçük kalem harçları dışında aldıkları faizden vergi ödemezdi. Ancak 18. yüzyılın sonlarından itibaren savaş yıllarında “cebelü bedeliyesi” adıyla yıllık faizlerinin yüzde 50’sini savaşa katkı olarak hazineye ödemekle yükümlü tutuldular. Yani devlet, sıkıştığı anda ödediği faizin yarısını vergi olarak geri alıyordu.
Esham Faizleri Neden Düştü: Yasaklar Değil, Güven
Eshamın 25 yıllık ilk dönemine bakıldığında bir kısır döngü göze çarpar. 1775’te yüzde 18 ile 19 arasındaki bir tavan faizle piyasaya çıkan esham, yavaş yavaş gerilese de 25 yıl boyunca yüzde 15’in üzerinde kaldı. Hazine bu borcu pahalı ve riskli buldukça müdahale etti: ihracı durdurdu, boşalan payların satışını yasakladı, serbest alım satımı kapattı, savaş yıllarında faizin yarısını geri istedi. Her müdahale ise alıcının gözünde riski artırıyor, artan risk de faizi yukarı itiyordu. Faizi düşürmek için yapılan her hamle, faizi yüksek tutan nedenlerden biri haline geliyordu.
Döngü 1800’lerden itibaren kısmen kırıldı. Devlet maliyesinin borçlanmadan ayakta duramayacağı artık açıkça görülüyordu ve bundan sonra riski ve dolayısıyla faizi yükseltecek önemli bir müdahalede bulunulmadı. Kurallar sabitlendi, esham tam bir güvenliğe kavuştu, piyasa onu benimsedi. Sonuç, 19. yüzyılın ilk yarısında tavan faizin yüzde 10 ile 14 arasına inmesi oldu. Muaccele katlarının zamanla 10 ile 12 seviyesine kadar çıkması da bu tabloyla uyumludur. Aynı devlet, aynı araç ve aynı tebaa; değişen tek şey, kuralların artık oyunun ortasında değiştirilmeyeceğine duyulan inançtı.
1786 ile 1800 arasında hazine, esham faizini aşağı çekmek için arzı kıstı, ikincil piyasayı kapattı ve kuponun yarısını savaş vergisi olarak geri aldı. Bu dönemde tavan faiz yüzde 15’in altına inmedi.
Müdahaleler bırakılıp kurallar sabitlendiğinde ise tavan faiz yüzde 10 ile 14 bandına geriledi. Bir borçlunun ödediği faizi en çok, elindeki araçlar değil, sözüne duyulan güven belirler. 18. yüzyılın İstanbul’unda bu ders, ölüm tablolarından çok önce öğrenilmişti.
Güvenin yükselmesiyle birlikte eshamın dokusu da değişmeye başladı. Devlet, ihtiyaç duyduğu miktarı piyasada satamadığı zamanlarda, kendisinden alacaklı olan eminlere, sarraflara ve esnafa nakit yerine “sehim kâimesi” vermeye başladı. Hukuken gönüllü bir borç olan esham, böylece bir tür zorunlu borca dönüştü. Fertleri esham almaya hukuken zorlamak mümkün olmadığı için, alacağı karşılığında sehim kâimesi verilen kişiler bunu bir alıcı bulana kadar kendi adlarına berat çıkarmadan elde tutma ve faizini alma hakkına sahipti. Bu hak 1813’ten 1840’a kadar 1 ile 2 yılla sınırlandırılmaya çalışıldıysa da yürürlükte kaldı. Berat çıkarmadan esham tutmak giderek yaygınlaştı ve bu, eshamı hamiline yazılı modern tahvillere dönüştürecek değişimin başlangıcı oldu. Kâğıt ömre değil, taşıyana ait olmaya başlamıştı.
Avrupa’daki Benzerleri: Ömür Boyu Gelir ve Tontin
Esham, Osmanlı’ya özgü bir tuhaflık değildi. 17. ve 18. yüzyıl Avrupa’sında savaş finansmanı için ömür boyu gelir satmak yaygın bir yöntemdi. İngiltere’nin uzun vadeli devlet borçlanmasındaki ilk büyük denemelerinden biri, Fransa’ya karşı süren savaşı finanse etmek için çıkarılan, 1693 tarihli ve 1 milyon sterlin toplamayı hedefleyen düzenlemeydi. Bu düzenleme, katılanlara 100 sterlinlik paylar sunan bir tontin yapısı kurdu ve hedefe ulaşılamayınca yatırımcılara paylarını yüzde 14 ödeme yapan klasik bir ömür boyu gelire çevirme imkânı tanıdı. Fransa’da ise 18. yüzyıl yazarları, kamu borcunun İngiltere’ye kıyasla çok daha büyük bir bölümünün ömür boyu gelirlerden oluştuğunu not ediyordu.
Osmanlı maliye tarihi üzerine yazan iktisat tarihçileri, eshamın zamanla dayandığı vergi kaynağıyla bağının zayıfladığını ve dönemin Avrupa ülkelerinde çok yaygın olan ömür boyu gelirlere giderek daha çok benzediğini vurgular. Aynı literatür, Osmanlı kamu maliyesinin kısa vadeli iltizamdan ömür boyu malikâneye, oradan vergi gelirlerini teminat gösteren borçlanmaya ve en sonunda devlet tahviline uzanan yolunun, eski rejim Fransası’nın kamu maliyesi kurumlarıyla çarpıcı benzerlikler taşıdığına dikkat çeker. Bu gelişmeler arasındaki nedensellik bağı ise henüz yeterince incelenmemiştir.
Yine de eshamı Avrupa’daki akrabalarından ayıran önemli özellikler vardı. Her sehim belirli bir mukataaya bağlanmıştı; ödeme, o gelir kaynağının emini ya da sarrafı tarafından yapılıyordu. Sistemin dili de kendine özgüydü: sabit gelir kısmına “mal”, satılan fazlaya “faiz” deniyordu ve bu kelimeler bugünkü anlamlarından çok farklı bir muhasebe dünyasından geliyordu. En önemlisi, Osmanlı hazinesi alıcının kendi hayatını esas alıyordu. İngiliz tontininde ödeme, yatırımcının seçtiği ve herhangi bir yaşta olabilen bir “aday” kişinin hayatına bağlanabiliyordu. Esham ise beratın sahibine, yani sehmi kimin üzerine kayıtlıysa onun ömrüne bağlıydı. Bu da devir yoluyla ömrün yenilenebilmesi sorununu doğuran yapıydı.
Tanzimat ve Kopuş: Kâime, Evladiyetli Esham ve Eshâm-ı Cedîde
Eshamın uzun hayatındaki ilk büyük kırılma Tanzimat’la geldi. Tanzimat’ın ilanı, devletin önüne bir anda büyük çaplı bir kredi ihtiyacı çıkardı. Oysa esham, her yıl yüzde 1 ile 2 civarında ölen sahiplerden boşalan paylarla ve sınırlı genişleme imkânı olan mevcut stokla belirli bir dengeye oturmuş bir sistemdi. Büyük çaplı yeni bir ihtiyacı bu sistem içinde karşılamak ancak faizleri çok yükseltmekle mümkündü. Ömür boyu sattığı için zaten yüksek faizle belirlenen bir araçta faizi daha da yükseltmek, hazine için çok ağır bir yük demekti. Faizlerin çok daha düşük olduğu dış piyasalardan borçlanma yolu da denendi ama o aşamada sonuç alınamadı.
Tanzimat maliyecileri bunun üzerine radikal bir adım attı: eshamı ömür şartından kopardılar. Bu, sahibi ölen payın hazineye değil mirasçılara geçmesi, yani anaparanın özel mülkiyet sınırları içinde kalması anlamına geliyordu. Eski tip, ömre bağlı eshamın yüzde 12,25 faizle zor satılabildiği bir ortamda, faizi yalnızca 0,25 puan artırarak yüzde 12,5’ten hamiline yazılı tahvil biçiminde Ağustos 1840’ta piyasaya sürülen yeni senetler başarıyla satıldı. “Esham kavâimi”, “kâime-i mu’tebere” ve “evrâk-ı nakdiyye” gibi adlar verilen bu ilk denemeyle eshamın niteliği değişmeye başladı. Senetler 2 yıllık süreyle çıkarılmıştı ve süre sonunda toplanacaktı. Kredi sıkıntısı içindeki maliye bunları toplayamadı; aksine uygulama genişledi.
Bu noktada dikkat çekici bir şey oldu. Mülkiyet ve miras güvencesi taşıyan yeni kâğıtlar rağbet gördükçe hazine faizini indirebildi: önce yüzde 10’a, sonra yüzde 8’e. Ömür şartının kalkması, tek başına faizi birkaç puan aşağı çekmeye yetmişti. Yatırımcı, parasının kendi ölümüyle birlikte buharlaşmayacağını bildiğinde çok daha düşük bir getiriyle yetinmeye hazırdı. Ancak hızlı genişleme beraberinde değer kaybı getirdi ve kâime piyasada bir istikrarsızlık kaynağına dönüştü. 1852’de faiz taşımayan kâğıt para ilk kez tedavüle girdi; Kırım Savaşı sırasında basılan büyük miktarlar kâimenin altın karşısındaki değerini nominal değerinin yarısının altına indirdi.
Kâimeden umduğunu bulamayan maliye, bir ara eski ve denenmiş eshama dönmeyi düşündü. 1849’da “evladiyet şürutu” adı verilen yeni bir esham türü çıkarıldı. Bu türde ömür şartı, sehmi satın alanın kız ve erkek çocuklarına da uzatılıyordu. Sehmi ilk alan kişi ya da ondan satın alan ikinci kişi öldüğünde pay hazineye dönmeyecek, çocuklara eşit olarak geçecekti; bu 2. kuşak da ölünce pay mahlûl sayılacaktı. Ömre bağlı tasarruftan mülkiyete biraz daha yaklaşan bu formülle tavan faizin yüzde 8,2’ye kadar düşürülebileceği düşünüldü. Ama bu tür de pek rağbet görmedi ve ancak küçük miktarlarda satılabildi. Artık “atik”, yani eski diye anılan normal esham biraz daha yüksek faizle satılmaya devam etti, fakat onun da hacmi sınırlı kaldı.
Kırım Savaşı her şeyi hızlandırdı. Büyük çaplı yeni bir kredi ihtiyacını eski ya da evladiyetli eshamla karşılamak mümkün değildi. Çözüm yine orta vadeli bir borç oldu: “eshâm-ı mümtâze” adıyla 3 yıl vadeli, yüzde 10 faizli senetler çıkarıldı. Sonradan “eshâm-ı cedîde” diye anılacak bu senetlerin ulaştığı kitle ve topladığı para, eski eshamla kıyaslanamayacak kadar büyüktü. İlk kez Mart 1854’te 50 milyon kuruşla başlayan satış hacmi giderek arttı ve 1860’larda birkaç yüz milyon kuruşluk bir kapasiteye ulaştı. Bir bölümü yurt dışında da pazarlanan, modern tahvillere benzeyen bu yeni eshamın eskisiyle adından başka ortak bir yanı kalmamıştı. Aynı yıl, 1854’te, Osmanlı Devleti Avrupa piyasalarından ilk uzun vadeli dış borcunu da aldı.
| Özellik | Malikâne (1695) | Esham (1775) | Kâime ve eshâm-ı cedîde (1840, 1854) |
|---|---|---|---|
| Kim alabilir | Askeri zümre; kadınlar ve gayrimüslimler büyük ölçüde dışarıda | Her Osmanlı tebaası | Geniş kitle; eshâm-ı cedîdenin bir kısmı yurt dışında da satıldı |
| Süre | Alıcının ömrü | Alıcının ömrü | Belirli vade: kâimede 2 yıl, eshâm-ı mümtâzede 3 yıl |
| Getiri | Değişken vergi kârı | Sabit yıllık ödeme, hazine garantili | Sabit faiz: %12,5’ten %10 ve %8’e; eshâm-ı mümtâzede %10 |
| Vergi toplama sorumluluğu | Alıcıda | Emin ya da mültezimde | Yok; doğrudan devlet borcu |
| Ölümde | Mukataa hazineye döner, yeniden satılır | Pay hazineye döner, mirasçıya ödeme yok | Senet mirasçılara geçer |
| Devir | Hisseli ortaklık mümkün, ama ortak sayısı arttıkça yönetim zorlaşıyordu | Kasr-ı yed harcı (%10) ile serbest; 1793’te bir süre yasaklandı | Hamiline yazılı, el değiştirmesi kolay |
Üç aracın temel özellikleri, Osmanlı maliye tarihi literatüründe verilen bilgilere göre derlenmiştir. © petrolandeco.com
Eski tip esham ise bir gecede ortadan kalkmadı. Osmanlı kurumlarının çoğunda görülen yavaş dönüşüm burada da işledi. Önemli bir bölümünü kadınların oluşturduğu bir rantiye kesimini alıştığı bir uygulamadan mahrum bırakmamak için, sahibi ölen sehimler küçük demetler halinde 1860’ların sonuna kadar satılmaya devam etti. Bütçede bunların faiz karşılıkları zaten hazır duruyordu. Mevcut sahiplere ellerindeki eski sehimleri modern türden senetlere dönüştürme imkânı da tanındı ve bu, eski eshamın ağırlığını hızla azalttı. Yine de kazanılmış hakları zorla ortadan kaldırmayı kabul etmeyen Osmanlı hukuk anlayışı, eshamın bütçedeki izlerini, tıpkı malikâne, tımar ve zeamette olduğu gibi, son sehim sahibi ölünceye kadar korudu.
Esham Sisteminden Kalan Dersler
Eshamı yalnızca bir maliye tarihi ayrıntısı olarak görmek, ondan çıkarılabilecek en değerli şeyleri kaçırmak olur. İlk ders, yatırımcı tabanının gücüyle ilgili. Malikâne, nüfusun yüzde 1’ine sıkışmış bir talebe dayanıyordu. Esham bu duvarı kaldırdığında aynı vergi kaynağı 7 kattan fazla para çekebildi. Bir devletin borçlanma kapasitesini, çoğu zaman sahip olduğu gelir kadar, o gelire kimlerin ortak olabildiği belirler. Kadınları, gayrimüslimleri ve küçük tasarruf sahiplerini içeri alan Osmanlı maliyesi, aslında kendi iç sermaye piyasasını kurmuştu.
İkinci ders, riskin kimde durduğuyla ilgili. Esham bir borç senedi gibi satıldı ama hazineyi bir sigortacıya dönüştürdü. Devlet, alıcının ömrünü fiyatlamak zorundaydı; ne var ki elinde ne ölüm tabloları vardı ne de alıcıyı tanıma imkânı. Alıcı ise devirle ömrü yenileyebiliyor, ölümü gizleyebiliyor, genç yaşta alım yapabiliyordu. Bir finansal aracın sözleşmesi yazılırken risklerin nasıl paylaştırıldığı, onun gerçek maliyetini belirler. 1786’daki bilanço, bu maliyetin 11 yıl boyunca görülmeden biriktiğini ortaya koymuştu.
Üçüncü ders, faiz ile güven arasındaki bağ. Esham faizleri, hazine piyasaya müdahale ettikçe yüksek kaldı, müdahaleyi bıraktığında düştü. Tanzimat’ta ömür şartının kaldırılması, yani yatırımcıya anaparasının mirasçılarına kalacağının söylenmesi, faizi birkaç puan birden aşağı çekti. Borç verenin ne alacağını önceden bilmesi, borçlu için her türlü yasaktan ve piyasa operasyonundan daha ucuz bir finansman kaynağıydı.
Dördüncü ve belki en ağır ders, borcun neye harcandığıyla ilgili. Esham bir tazminatı ödemek için doğdu, savaşları finanse etmek için büyüdü ve 19. yüzyılın başında cari giderleri karşılayan kalıcı bir araca dönüştü. Faiz yükü bütçe gelirlerinin dörtte birini aştığında artık ortada geri dönüşü olan bir istisna değil, kendini besleyen bir alışkanlık vardı. 1854’ten sonra aynı alışkanlık dış piyasalara taşındı. Avrupa’dan alınan borçların neredeyse tamamı cari harcamalara gitti, ödeme gücünü artıracak yatırımlara pek az pay ayrıldı. 1875-1876’da ilan edilen moratoryumdan 1881’de Düyun-ı Umumiye’nin kurulmasına uzanan süreç, kökleri 1775’teki tütün gümrüğüne kadar giden bir hikâyenin son perdesiydi.
Esham, Osmanlı’nın kendi içinden çıkardığı, kendi hukukuna ve kendi muhasebe diline uydurduğu, son derece özgün bir finansal yenilikti. Ömür boyu gelir fikrini İstanbul’un kadınlarına, esnafına, sarraflarına ulaştırdı; devlete 80 yıla yakın bir süre dış borca muhtaç olmadan nefes aldırdı. Ama hiçbir finansal yenilik, ondan yararlanan devletin harcama disiplinsizliğini telafi edemez. Esham bunun da belgesi olarak tarihte duruyor: borçlanmanın yolunu ustalıkla genişleten bir hazine, aynı ustalığı borcu neye harcadığında gösteremedi.
TDV İslâm Ansiklopedisi, “Esham” maddesi, cilt 11, İstanbul, 1995, s. 376-380. Madde, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki Maliyeden Müdevver ve Kâmil Kepeci serilerine dayanır.
“The evolution of financial institutions in the Ottoman Empire, 1600-1914”, Financial History Review, cilt 11, sayı 1, Cambridge University Press, 2004, s. 7-32.
“Optimal Retirement Tontines for the 21st Century: With Reference to Mortality Derivatives in 1693”, arXiv, 2013.
Encyclopaedia Britannica, 3. baskı, “Annuities” maddesi, Edinburgh, 1797.
Bu makalede yer alan bilgi ve değerlendirmeler yalnızca bilgilendirme amacıyla sunulmaktadır; yatırım danışmanlığı veya alım-satım tavsiyesi niteliği taşımaz. Yatırım danışmanlığı sözleşme çerçevesinde sunulmaktadır. Geçmiş performans gelecekteki sonuçların güvencesi değildir. Veriler kamuya açık kaynaklardan derlenmiş olup doğruluk konusunda garanti verilmemektedir. Bu içeriğe dayanılarak alınan kararların sonuçlarından okuyucu şahsen sorumludur.