Optimal Para Alanı Teorisi ve Euro
Optimal Para Alanı Teorisi ve Euro
Eylül 1961’de bir iktisat dergisinde yayımlanan 9 sayfalık bir makale, o güne kadar pek kimsenin ciddiye almadığı bir soruyu sordu: Bir paranın sınırları neden bir ülkenin sınırlarıyla aynı olmak zorunda olsun? 38 yıl sonra 11 Avrupa ülkesi ortak bir paraya geçtiğinde bu soru kitaplardan çıkıp gerçek bir sınava dönüştü. Euro, makalenin saydığı koşulların büyük kısmını karşılamadan doğdu ve 2010’lu yılların başında yaşadığı kriz, tam da makalenin önceden işaret ettiği yerlerden çatladı.
Bretton Woods Döneminde Sorulan Soru: Paranın Doğal Sınırı Nerede?
1961 yılında dünya sabit kurlarla yaşıyordu. 2. Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Bretton Woods düzeninde para birimleri dolara, dolar da ons başına 35 dolardan altına bağlıydı. Kurlar ancak büyük krizlerde, çoğu zaman hükümetlerin itirafı anlamına gelen devalüasyonlarla değişirdi. Para, bir ülkenin bayrağı ve marşı kadar doğal bir egemenlik simgesi sayılıyordu ve kimse bir paranın hangi coğrafyaya ait olması gerektiğini sorgulamıyordu.
Akademide ise tartışma başka bir yerde düğümleniyordu. Chicago Üniversitesi’nden bir iktisatçı 1953’te yayımladığı ve sonradan çok okunan denemesinde esnek kurları savunmuştu. Ona göre bir ülke dışarıdan gelen bir şokla karşılaştığında binlerce ücreti ve fiyatı tek tek aşağı çekmeye uğraşmak yerine parasının değerini düşürmeliydi. Aynı göreli fiyat düzeltmesi tek hamlede gerçekleşir, kimse maaş bordrosunda bir indirim görmezdi. Denemenin en akılda kalan benzetmesi yaz saatiydi: Herkesin işe bir saat erken gitmesini sağlamak için bütün alışkanlıkları tek tek değiştirmek yerine saatleri ileri almak çok daha kolaydı.
Kanadalı genç bir iktisatçı bu tezi alıp tersinden sorguladı. Esnek kur bu kadar iyi bir araçsa, neden yalnızca ülkeler arasında kullanılıyordu? Kanada’nın doğusu ile batısı, ABD’nin sanayi bölgeleri ile tarım bölgeleri birbirinden çok farklı şoklar yaşıyorsa, neden her bölgenin kendi parası yoktu? Soru tersinden de sorulabilirdi: Birden fazla bölge aynı parayı hangi koşullarda sorunsuz kullanabilirdi? American Economic Review’un Eylül 1961 sayısında, 657 ile 665. sayfalar arasında yer alan makale bu soruyu “optimal para alanı” adıyla iktisat literatürüne soktu. Makalenin yazarı 1999’da Nobel İktisat Ödülü’nü aldı ve ödülün gerekçesinde optimal para alanı analizi açıkça anıldı. Aynı yılın ilk gününde euro doğmuştu.
Doğu, Batı ve Kayan Talep: Teorinin Çekirdeği
Makalenin kurduğu örnek bugün hâlâ ders kitaplarının ilk sayfalarında anlatılır. Bir kıtanın 2 bölgeden oluştuğunu düşünün. Doğu otomobil üretiyor, batı kereste. Bir gün tüketicilerin tercihi değişiyor ve talep doğunun otomobillerinden batının kerestesine kayıyor. Doğuda fabrikalar yavaşlıyor, vardiyalar kapanıyor, işçiler çıkarılıyor. Batıda ise kereste fiyatları yükseliyor, işverenler eleman bulmakta zorlanıyor, ücretler tırmanıyor.
2 bölgenin ayrı paraları varsa çözüm neredeyse kendiliğinden gelir. Doğunun parası değer kaybeder, otomobilleri dış pazarda ucuzlar, ithal kereste içeride pahalılaşır ve talep yeniden dengeye yaklaşır. Doğudaki işçinin ücreti kâğıt üzerinde bir kuruş düşmeden rekabet gücü geri gelir. Kur, bütün ekonomiye aynı anda dokunan bir ayar vidası gibi çalışır.
Peki 2 bölge aynı parayı kullanıyorsa? O zaman ayar vidası yoktur ve uyum başka bir kanaldan gelmek zorundadır. Makale bu kanalları açıkça sayar. İlk kanal ücret ve fiyat esnekliğidir: Doğuda ücretler düşebiliyorsa, bu düşüş kur ayarlamasının yaptığı işi yapar. Ama ücretlerin aşağı doğru yapışkan olduğu, toplu sözleşmelerin ve asgari ücretin buna izin vermediği bir dünyada bu kanal büyük ölçüde tıkalıdır. Öteki kanal emeğin hareketliliğidir: Doğunun işsiz kalan işçisi batıya taşınabiliyorsa işsizlik doğuda birikmez, batının iş gücü açığı da kapanır. Makalenin asıl tezi burada yatar. Emeğin ve sermayenin serbestçe dolaştığı alan, ortak para için doğal alandır.
Ortak paranın merkez bankası ise bu tabloda sıkışır. Doğudaki işsizliği hafifletmek için parayı gevşetirse batıdaki enflasyonu körükler. Batıdaki fiyat artışını durdurmak için sıkılaştırırsa doğudaki işsizliği derinleştirir. Tek bir faiz, aynı anda 2 farklı hastalığa ilaç olamaz. Makale bu ikilemi 1961’de, ortada henüz bir Avrupa Merkez Bankası fikri bile yokken yazdı.
Makalede çoğu zaman gözden kaçan bir fikir daha vardır. Ekonomik bölgeler ülke sınırlarıyla örtüşmüyorsa, ülke paralarının birbirine karşı dalgalanması da sorunu çözmez. Kanada’nın ve ABD’nin doğusu otomobil, batısı kereste üretiyorsa, Kanada doları ile ABD doları arasındaki kur, doğu ile batı arasındaki şoka hiçbir çare getirmez. Makale bu yüzden, kâğıt üzerinde, Kuzey Amerika’yı ülkelere göre değil bölgelere göre bölen bir para haritasının daha mantıklı olabileceğini söyleyecek kadar ileri gider.
Ama aynı makale bu mantığın bir sınırı olduğunu da kabul eder. Bölgeleri sonsuza dek küçültmek mümkün değildir. Her kasabanın kendi parası olsaydı, para hesap birimi ve değişim aracı olarak işlevini yitirir, sığ döviz piyasalarında kurlar istikrarsızlaşırdı. Optimal alan ne bütün dünya kadar büyük ne de bir kasaba kadar küçüktür. Ortak paranın sağladığı işlem kolaylığı ile kur aracını kaybetmenin maliyeti arasındaki dengede bir yerde durur.
Teoriyi Genişleten Ekler: Dışa Açıklık, Üretim Çeşitliliği ve Ortak Bütçe
1963’te aynı dergide yayımlanan bir başka makale soruya farklı bir açıdan yaklaştı. Dışa çok açık, tükettiğinin büyük bölümünü ithal eden küçük bir ekonomide kur ayarlaması zaten pek işe yaramazdı. Para değer kaybettiğinde ithal mallar hemen pahalılaşır, bu artış ücretlere ve iç fiyatlara yansır, kazanılan rekabet gücü kısa sürede erirdi. Böyle bir ülke için parasını büyük bir ticaret ortağına bağlamak ya da ortak bir paraya katılmak daha az maliyetliydi, çünkü vazgeçtiği araç zaten körelmişti. Birbiriyle yoğun ticaret yapan açık ekonomiler, ortak para için daha uygun adaylardı.
1969’da yayımlanan bir başka çalışma tabloya üretim yapısını ekledi. Üretimi çeşitlendirilmiş bir ekonomi, tek bir ürüne ya da birkaç sektöre bağlı olanlara göre asimetrik şoklardan daha az etkilenir. Otomobilden kimyaya, makineden gıdaya kadar çok sayıda sektörde üretim yapan bir ülkede bir sektördeki talep düşüşü, öteki sektörlerin hareketiyle kısmen dengelenir. Aynı çalışma, 40 yılı aşkın bir süre sonra euro tartışmalarının merkezine oturacak bir noktanın da altını çizdi: Ortak paranın yanında ortak bir bütçe varsa, şoka uğrayan bölgeye vergi ve harcama yoluyla kendiliğinden kaynak akar. Mali entegrasyon, kur aracının kaybını telafi eden en güçlü mekanizmalardan biridir.
Böylece 1960’ların sonunda teorinin iskeleti tamamlanmıştı. Bir grup ülkenin ortak paraya uygun olup olmadığını anlamak için sorulacak sorular belliydi ve bu soruların hiçbiri enflasyon oranı ya da bütçe açığı gibi muhasebe göstergeleriyle ilgili değildi. Hepsi, kur ortadan kalktığında şokun yükünü kimin, hangi kanaldan taşıyacağıyla ilgiliydi.
| Ölçüt | Literatüre giriş | Mantığı | Euro Bölgesi’nde durum |
|---|---|---|---|
| Emek hareketliliği | 1961 | İşsiz kalan işçi iş olan bölgeye taşınır, işsizlik birikmez | Zayıf: dil, meslek tanınırlığı, konut ve sosyal güvenlik farkları |
| Ücret ve fiyat esnekliği | 1961 | Ücretler kurun yerine düşer, rekabet gücü geri gelir | Sınırlı: ücretler aşağı yönde katı, toplu sözleşmeler yaygın |
| Dışa açıklık | 1963 | Açık ekonomide kur aracı zaten etkisizdir | Güçlü: üyeler arası ticaret yoğun |
| Üretim çeşitliliği | 1969 | Çeşitli ekonomi tekil şoklara daha az açıktır | Karışık: üyelerin sanayi yapıları belirgin biçimde farklı |
| Ortak bütçe ve transfer | 1969 | Merkezi bütçe şoka uğrayan bölgeye kaynak aktarır | Çok zayıf: AB bütçesi GSMH’nin yaklaşık yüzde 1’i |
20 Yıllık Sessizlik ve Brüksel’in Masası
Teori 1960’larda parlak bir tartışma dalgası yarattı, ardından yaklaşık 20 yıl boyunca rafta kaldı. 1971’de doların altına bağı koparıldı, Bretton Woods düzeni dağıldı ve dünya dalgalı kurlara geçti. Ortak para fikri büyük ölçüde pratik gündemden düştü. Avrupa’da ise sabit kur arayışı hiç bitmedi. Topluluk ülkeleri 1970’lerde paralarını dar bantlar içinde birbirine yakın tutmaya çalıştı, 1979’da kurulan Avrupa Para Sistemi bu çabayı kurumsallaştırdı.
Ortak para fikri 1989’da bir komite raporuyla yeniden masaya geldi. Avrupa Komisyonu Başkanı’nın yönettiği ve üye ülkelerin merkez bankası başkanlarından oluşan komite, ekonomik ve parasal birliğe 3 aşamada gidilmesini önerdi. 1990’da Komisyon “One Market, One Money” başlıklı kapsamlı bir maliyet ve fayda çalışması yayımladı. Çalışma optimal para alanı literatürünü tanıyor, ama klasik teoriyi fazla durağan buluyordu. Ortak paranın ticareti derinleştireceği, ekonomileri birbirine yaklaştıracağı ve asimetrik şokların zamanla azalacağı savunuldu.
Aynı yıllarda yapılan ampirik çalışmalar ise daha temkinli bir tablo çiziyordu. 1992’de yayımlanan ve sonradan çok atıf alan bir çalışma, Topluluk ülkelerinin arz ve talep şoklarını ABD’nin bölgeleriyle karşılaştırdı. Sonuç, Avrupa’nın bir çekirdek ile bir çevreden oluştuğuydu. Almanya, Fransa, Benelüks ülkeleri ve Danimarka’nın şokları birbirine belirgin biçimde benziyordu. Güneydeki ülkelerin ve İrlanda’nın şokları ise bu çekirdekle daha zayıf ilişkiliydi ve Avrupa genelinde şoklar, ABD bölgeleri arasındakilere göre daha az uyumluydu. 1997’de Harvard’dan bir iktisatçı Foreign Affairs dergisinde daha da ileri gitti ve ortak paranın Avrupa’yı birleştirmek yerine üyeler arasında yeni gerilimler üretebileceğini yazdı.
7 Şubat 1992’de imzalanan Maastricht Antlaşması euroya giden yolu hukuka bağladı. Ama antlaşmanın koyduğu giriş koşulları dikkat çekici bir seçim yapıyordu. Enflasyonun, en iyi performans gösteren 3 üyenin ortalamasını 1,5 puandan fazla aşmaması gerekiyordu. Bütçe açığı GSYH’nin yüzde 3’ünü, kamu borcu yüzde 60’ını geçmemeliydi. Uzun vadeli faiz aynı 3 ülkenin ortalamasını 2 puandan fazla aşmamalı, kur da en az 2 yıl boyunca Avrupa kur mekanizması içinde ciddi gerilim yaşamadan durmalıydı. Bunların hepsi nominal göstergelerdi. 1961 makalesinin sorduğu sorular, yani emeğin dolaşıp dolaşmadığı, ücretlerin esneyip esnemediği, şokların ortak olup olmadığı ve ortada bir transfer mekanizması bulunup bulunmadığı, giriş sınavında yer almıyordu.
Maastricht, ülkelerin aynı parayı taşıyabilecek kadar birbirine benzeyip benzemediğini değil, aynı parayı kullanırken birbirinin bütçesine yük olup olmayacağını ölçüyordu.
| Maastricht’in ölçtüğü | 1961 teorisinin sorduğu |
|---|---|
| Enflasyon farkı: en iyi 3 üyenin ortalamasına en fazla 1,5 puan | Emek, işin olduğu bölgeye taşınabiliyor mu? |
| Bütçe açığı: GSYH’nin en fazla yüzde 3’ü | Ücretler gerektiğinde aşağı doğru esneyebiliyor mu? |
| Kamu borcu: GSYH’nin en fazla yüzde 60’ı | Üyelerin yaşadığı şoklar birbirine benziyor mu? |
| Uzun vadeli faiz farkı: en fazla 2 puan | Şoka uğrayan üyeye ortak bütçeden kaynak akıyor mu? |
| Kur istikrarı: en az 2 yıl gerilimsiz | Kurun kaybı başka bir kanalla telafi edilebiliyor mu? |
1961 Ölçütleriyle Euro Bölgesi: Emek Ne Kadar Dolaşıyor?
Teorinin ilk ve en önemli ölçütü emek hareketliliğiydi. Avrupa Birliği hukuku açısından bu alanda engel yok gibidir. Bir AB vatandaşı başka bir üye ülkede çalışma izni almadan iş arayabilir, çalışabilir ve yerleşebilir. Ama hukukun izin verdiği ile insanların yaptığı arasında büyük bir mesafe vardır. Eurostat’ın 2018’de yayımladığı verilere göre 2017’de çalışma çağındaki AB vatandaşlarının yalnızca yüzde 3,8’i kendi ülkesi dışındaki bir üye ülkede yaşıyordu. 10 yıl önce bu oran yüzde 2,5’ti. Oran ülkeden ülkeye çok değişiyordu: Alman vatandaşlarında yüzde 1,0 iken Romanyalılarda yüzde 19,7’ye çıkıyordu. Avrupa Komisyonu’nun 2025 başında yayımladığı rapora göre başka bir üye ülkede yaşayan 20 ile 64 yaş arası AB vatandaşlarının sayısı yaklaşık 10 milyon kişide sabit seyrediyor.
Bu hareketliliğin önemli bir bölümü de şoklara tepki olarak değil, kalıcı gelir farklarına yanıt olarak gerçekleşir. Yani teorinin aradığı türden, kriz vurduğunda hızla devreye giren bir emek akışı değildir. 24 resmi dil, ülkeden ülkeye değişen meslek lisansları, emeklilik ve sağlık sistemleri, konut piyasasının katılığı ve aile bağları, kâğıt üzerindeki serbest dolaşımı pratikte yavaşlatır.
Karşılaştırma için ABD’ye bakmak gerekir. 1992’de Brookings Enstitüsü’nün yayınlarında yer alan bir çalışma, ABD eyaletlerine vuran istihdam şoklarının birkaç yıl içinde esas olarak göçle emildiğini gösterdi. Bir eyalette işler azaldığında işsizlik kalıcı olarak yükselmiyor, insanlar başka eyaletlere taşınıyordu. Teorinin doğu ve batı örneğinde tarif ettiği uyum mekanizması ABD’de büyük ölçüde çalışıyordu. Avrupa’da ise aynı mekanizma aynı hızla çalışmıyordu.
Ortak bütçe: Teorinin en çok eksik kalan ayağı
1991’de ABD’nin Ulusal Ekonomik Araştırmalar Bürosu’nda yayımlanan bir çalışma, ABD federal bütçesinin eyaletleri bölgesel gelir şoklarına karşı ne ölçüde sigortaladığını hesapladı. Bulgu çarpıcıydı: Bir bölgenin kişi başına gelirinde 1 dolarlık düşüş, federal vergilerde yaklaşık 34 sentlik bir azalma ve federal transferlerde yaklaşık 6 sentlik bir artış doğuruyordu. Toplamda kaybın yaklaşık 40 senti merkezden telafi ediliyordu. Çalışma aynı hesabı o günkü Avrupa Topluluğu için kaba biçimde yaptığında karşılığın 1 dolar başına yalnızca 0,5 sent olduğunu buldu ve vardığı sonucu açıkça yazdı: Ortak bir mali sistem kurulmadan ortak para çıkarmak projeyi riske atabilirdi.
Sonraki çalışmalar bu ilk tahmini aşağı çekti. IMF’nin 2016’da yayımladığı bir çalışma ABD, Kanada ve Avustralya’yı inceledi ve merkezi mali transferlerin geçici bölgesel şokların yüzde 4 ile 11’ini, kalıcı şokların ise yüzde 13 ile 24’ünü dengelediğini buldu. Rakam küçülse de yön değişmedi: Federasyonlarda merkezi bütçe, şoka uğrayan bölgeye kimsenin özel bir karar almasına gerek kalmadan para akıtır. Avrupa Sayıştayı’na göre AB’nin yıllık bütçesi birliğin gayrisafi milli gelirinin yaklaşık yüzde 1’i büyüklüğündedir. Üye ülkelerin kendi kamu harcamaları ise gayrisafi milli gelirin yaklaşık yüzde 50’si düzeyindedir. Bu ölçekte bir ortak bütçenin, bir üyeye vuran büyük bir şoku emmesi mümkün değildir.
Euronun İlk Yılları: Tek Faiz, Farklı Ekonomiler
Euro 1 Ocak 1999’da 11 ülkede hesap parası olarak hayata geçti: Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Hollanda, Belçika, Avusturya, Portekiz, Finlandiya, İrlanda ve Lüksemburg. Yunanistan 2001’de katıldı, banknotlar ve madeni paralar 2002’de cebe girdi. İlk yıllar, teorinin uyarılarını unutturacak kadar sakin geçti. Güney ülkelerinin borçlanma maliyetleri Almanya’ya yaklaştı, piyasalar bir Yunan tahvilini neredeyse bir Alman tahvili kadar güvenli fiyatlamaya başladı.
Ama teorinin merkez bankası ikilemi farklı bir kılıkta geri geldi. Avrupa Merkez Bankası politika faizini 2003 ortasından 2005 sonuna kadar yüzde 2’de tuttu. Aynı nominal faiz, enflasyonun Euro Bölgesi ortalamasının üzerinde seyrettiği ülkelerde çok düşük, kimi zaman sıfırın altında bir reel faiz anlamına geliyordu. İspanya’da ve İrlanda’da ucuz kredi konut ve inşaat patlamasını besledi. Büyümesi zayıf, ücretleri baskı altında tutulan Almanya için ise aynı faiz görece sıkı kalıyordu. 1961 makalesindeki doğu ile batının hikâyesi yaşanıyordu, yalnızca bu kez şokun adı talep kayması değil kredi akışıydı.
Kur ortadan kalktığı için ülkeler arasında açılan rekabet farkı kendiliğinden kapanamadı. Güneyde ücretler ve fiyatlar çekirdek ülkelere göre daha hızlı arttı, cari açıklar büyüdü ve bu açıklar kuzeyden gelen sermayeyle finanse edildi. Sermaye akışı sürdükçe sorun görünmüyordu. Ortak paranın sağladığı risk paylaşımı çalışıyor gibiydi. Bu sırada kurallar da esnetiliyordu. 2003’te Fransa ve Almanya bütçe açığı sınırını aştığında, AB maliye bakanları 2 ülke hakkındaki aşırı açık prosedürünü askıya aldı. Birliğin kendi koyduğu disiplin, en büyük 2 üyesi söz konusu olunca işlemedi.
2010 Sonrası: Kur Yoksa Bedeli Kim Öder?
2009 sonbaharında Yunanistan’da yeni hükümet, bütçe açığının daha önce ilan edilenin çok üzerinde olduğunu açıkladı. Piyasaların güveni çöktü, Yunan tahvil faizleri yükseldi ve Mayıs 2010’da ilk kurtarma paketi geldi. Kriz kısa sürede İrlanda’ya, Portekiz’e, İspanya’ya ve İtalya’ya sıçradı. Yıllarca güneye akan sermaye bu kez tersine döndü. Teorinin 1961’de sorduğu soru artık bir sınav sorusu değildi: Kuru olmayan bir ülke bu şoku nasıl emecekti?
Teorinin cevabı 4 kanal sayar. İlk kanal iç devalüasyondur: Kurun yapamadığını ücretler, emekli maaşları ve fiyatlar yapar, yani düşer. Bu yol çalışır ama yavaş ve acılıdır, çünkü ücretler aşağı doğru zor iner ve iner inmez borçların reel yükü artar.
Bir diğer kanal göçtür: İşsiz kalanlar iş olan ülkelere taşınır. Bu da işsizliği azaltır ama genç ve eğitimli nüfusun gitmesiyle ülkenin uzun vadeli büyüme potansiyelini aşındırır.
Ortak bütçeden transfer de bir kanaldır. Federasyonlarda bu kendiliğinden çalışır. Euro Bölgesi’nde ise 2010’da böyle bir mekanizma yoktu, yerine pazarlıkla verilen ve koşula bağlanan kurtarma kredileri kondu.
Son kanal sermaye piyasaları üzerinden risk paylaşımıdır: Şoka uğrayan ülkenin kayıplarını, onun varlıklarını elinde tutan yabancı yatırımcılar da taşır. 2010 ile 2012 arasında bu kanal tersine çalıştı ve sermaye, en çok ihtiyaç duyulduğu anda güneyden kaçtı. 4 kanal da tıkandığında geriye tek bir sonuç kalır: işsizlik.
Yunanistan iç devalüasyonun en sert örneği oldu. Avrupa İstikrar Mekanizması’nın değerlendirmesine göre ülke 2008’den sonra GSYH’sinin yaklaşık yüzde 25’ini kaybetti. Mart 2012’de özel alacaklıların elindeki Yunan tahvillerinin yaklaşık yüzde 97’si, yani yaklaşık 197 milyar euroluk kısmı, nominal değerinin yüzde 53,5’i silinerek yeniden yapılandırıldı ve borç stoku yaklaşık 107 milyar euro azaldı. Bu, bir Euro Bölgesi üyesinin fiilen temerrüde düşmesi demekti.
İşsizlik, teorinin öngördüğü coğrafyada yoğunlaştı. Eurostat’ın Ocak 2014’te yayımladığı bültene göre Kasım 2013’te Euro Bölgesi’nde işsizlik yüzde 12,1 iken Avusturya’da yüzde 4,8, Almanya’da yüzde 5,2’ydi. Aynı dönemde İspanya’da yüzde 26,7’ye, Yunanistan’da Eylül 2013 verisiyle yüzde 27,4’e çıkmıştı. Gençlerde tablo daha da ağırdı: Eylül 2013’te 25 yaş altı işsizlik İspanya’da yüzde 56,5, Temmuz 2013’te Yunanistan’da yüzde 57,3 olarak ölçüldü. Aynı paranın, aynı faizin ve aynı merkez bankasının altında, bir ülkede neredeyse tam istihdam, ötekinde gençlerin yarısından fazlasının işsizliği yan yana yaşanıyordu.
Emek sonunda hareket etti. Güney ülkelerinden ve İrlanda’dan genç, eğitimli insanlar kuzeye, İngiltere’ye ve Avrupa dışına gitti. Ama bu hareketlilik teorinin tarif ettiği sorunsuz uyum değildi. İşsizliği azaltan şey çoğu zaman ülkenin en üretken kesiminin göç etmesiydi ve bu, kurtarma programlarının hedeflediği büyümeyi daha da zorlaştırıyordu.
Teorinin Az Bilinen Yüzü: Yazar Neden Euroyu Savundu?
Hikâyenin en ilginç kıvrımı, optimal para alanı teorisinin yazarının euronun en güçlü destekçilerinden biri olmasıdır. Bu bir çelişki gibi görünür, ama aslında yazarın düşüncesinin 1960’lardan 1970’lere değişmesinden kaynaklanır. 1973’te yayımladığı ve “Uncommon Arguments for Common Currencies” başlığını taşıyan çalışmada, ortak paranın maliyetlerinden çok bir faydasına odaklandı: risk paylaşımına.
Mantık şuydu: Ayrı paraları olan ülkelerde kur belirsizliği yatırımcıların sınır ötesine varlık taşımasını zorlaştırır. Herkes kendi parasında, kendi ülkesinde tasarruf eder ve bir ülkeye şok vurduğunda kaybın tamamını o ülkenin halkı taşır. Ortak para içinde ise sermaye piyasaları birleşir. Şoka uğrayan ülkenin halkı başka üyelerdeki varlıklarına, ortak parayla oluşmuş bir kaynak havuzuna başvurabilir. Kayıp tek bir ülkenin omzunda kalmaz, bütün birliğe yayılır. Literatür sonradan bu 2 dönemi ayırdı: 1961 makalesi ortak paranın maliyetlerini, 1973 çalışması ise faydalarını öne çıkarıyordu. Yazar kamuoyunda zaman zaman euronun fikir babası olarak anıldı.
1998’de Economic Journal’da yayımlanan bir çalışma bu iyimserliğe akademik bir dayanak ekledi. Çalışmaya göre optimal para alanı ölçütleri içsel olabilirdi: Ülkeler başta ölçütleri karşılamasa bile ortak para ticareti artıracak, artan ticaret de ekonomik dalgalanmaları birbirine benzetecekti. Yani bir para birliği, kendini sonradan haklı çıkarabilirdi.
Euronun deneyimi bu 2 iyimser tezi de kısmen doğruladı, kısmen yalanladı. Üyeler arası ticaret ve finansal entegrasyon gerçekten derinleşti. Ama kriz geldiğinde 1973 tezinin vaat ettiği risk paylaşımı tam tersine döndü. Sınır ötesi sermaye, şoka uğrayan ülkeleri sigortalamak yerine onları en zor anda terk etti. Bu kaçışın izleri Euro Bölgesi’nin merkez bankaları arasındaki ödeme sisteminde, TARGET2 bakiyelerinde görüldü. Alman merkez bankasının bu sistemdeki alacağı Temmuz 2020’de ilk kez 1 trilyon euroyu aştı ve 29 Aralık 2022’de 1.277 milyar euro ile rekor kırdı. Bu bakiyelerin önemli bir bölümü sonraki yıllarda merkez bankasının varlık alım programlarıyla da büyüdü; ama kökleri, sermayenin çevreden çekirdeğe aktığı kriz yıllarına uzanıyordu.
Eksik Parçalar Sonradan Eklendi: Krizle Kurulan Kurumlar
Euro dağılmadı. Ama hayatta kalmasını, teorinin eksik olduğunu söylediği parçaların bir kısmını kriz sırasında ve sonrasında aceleyle inşa etmesine borçludur. 26 Temmuz 2012’de Londra’da konuşan Avrupa Merkez Bankası Başkanı, bankanın euroyu korumak için yetkisi dahilinde ne gerekiyorsa yapacağını söyledi. Bu cümlenin ardından Eylül 2012’de, gerektiğinde üye ülke tahvillerini sınırsız alma imkânı tanıyan Doğrudan Parasal İşlemler programı duyuruldu. Program hiç kullanılmadı, ama varlığı tahvil piyasasındaki paniği dindirmeye yetti.
Ekim 2012’de 500 milyar euroluk borç verme kapasitesiyle Avrupa İstikrar Mekanizması faaliyete geçti. Kasım 2014’te büyük bankaların denetimi ulusal otoritelerden Avrupa Merkez Bankası’na taşındı ve bankacılık birliğinin ilk adımı atıldı. Temmuz 2020’de, salgının ardından, AB liderleri 2018 fiyatlarıyla 750 milyar euroluk NextGenerationEU programında uzlaştı. Bu, birliğin bu ölçekte ortak borçlanmaya gittiği ilk programdı ve 1969’da altı çizilen ortak bütçe fikrine bugüne kadarki en yakın adım sayıldı. Temmuz 2022’de ise Avrupa Merkez Bankası, üye ülkelerin tahvil faizlerindeki ekonomik temele dayanmayan açılmalara karşı Aktarım Koruma Aracı’nı tanıttı.
| Teorinin işaret ettiği eksik | Krizle gelen yama | Tarih |
|---|---|---|
| Kriz anında son başvuru mercii | Doğrudan Parasal İşlemler (sınırsız tahvil alımı imkânı) | Eylül 2012 |
| Şoka uğrayan üyeye finansman | Avrupa İstikrar Mekanizması, 500 milyar euro kapasite | Ekim 2012 |
| Banka ile devlet arasındaki kısır döngü | Tek Denetim Mekanizması, bankacılık birliği | Kasım 2014 |
| Ortak bütçe ve transfer | NextGenerationEU, 750 milyar euro (2018 fiyatlarıyla), ortak borçlanma | Temmuz 2020 |
| Faiz farklarının kendiliğinden açılması | Aktarım Koruma Aracı | Temmuz 2022 |
Bugün: 21 Ülke, 358 Milyon Kişi ve Kapanmayan Soru
Bulgaristan 1 Ocak 2026’da euroya geçerek birliğin 21. üyesi oldu. Avrupa Merkez Bankası’na göre euro artık yaklaşık 358 milyon Avrupalının ortak parası. Avrupa İstikrar Mekanizması’nın değerlendirmesine göre Bulgaristan’ın katılımıyla Euro Bölgesi, AB’nin GSYH’sinin yaklaşık yüzde 82’sini temsil ediyor. AB’nin 27 üyesinden 6’sı, yani Çekya, Danimarka, Macaristan, Polonya, Romanya ve İsveç, hâlâ kendi parasını kullanıyor. Kriz yıllarında dağılması beklenen bir para birliği, genişlemeye devam ediyor.
Bu, teorinin yanıldığı anlamına mı geliyor? Tam olarak değil. 1961 makalesi bir para birliğinin kurulamayacağını ya da dağılacağını iddia etmiyordu. Kur aracından vazgeçmenin bir maliyeti olduğunu ve bu maliyetin hangi koşullarda büyüyeceğini söylüyordu. Euronun bugüne kadarki deneyimi bu maliyetin gerçek olduğunu, ama siyasi irade ve kurumsal yamalarla taşınabildiğini gösterdi. Taşıyanlar ise çoğu zaman teorinin tarif ettiği kişilerdi: Şoka uğrayan bölgede işini kaybeden, ücreti düşen ya da göç etmek zorunda kalanlar.
Teorinin bugünkü değeri, her sabit kur ve her para birliği tartışmasında sorulması gereken soruları önceden yazmış olmasındadır. Bir ülke parasını başka bir paraya bağladığında ya da ortak bir paraya katıldığında vazgeçtiği şey yalnızca bir semboldür, ama aynı zamanda şoklara karşı kullandığı en hızlı araçtır. O aracın yerine ne konacağı sorusu cevapsız kaldığında, cevabı ekonomi kendisi verir ve genellikle işsizlik oranıyla verir. Euro, bu soruyu 1999’da açık bırakarak başladı. 2012’den bu yana kurduğu her kurum, aslında 1961’de sorulan sorulara verilmiş gecikmeli bir cevaptır. Kalıcı bir ortak bütçe ve kendiliğinden işleyen bir transfer sistemi kurulmadıkça, o cevap da tamamlanmış sayılmaz.