Tam İstihdamın Siyasi Yönleri

Politik İktisat · Emek ve Sermaye

Tam İstihdamın Siyasi Yönleri

Sermaye işsizliği neden bir arıza değil, bir disiplin aracı olarak görür ve bu eski tez bugün neden yeniden geçerli
Petrolandeco · Politik İktisat · Ekim 2026

Piyasalarda yıllardır tuhaf bir sahne tekrarlanır. Milyonlarca insanın iş bulduğunu söyleyen güçlü bir istihdam verisi gelir ve ekranlar kırmızıya döner. Tersine, işe alımların durduğu açıklandığında rahat bir nefes alınır. Biz buna “kötü haber iyi haberdir” deyip geçeriz. Oysa bu cümlenin içinde, savaşın ortasında yazılmış kısa bir makalenin bütün tezi saklı: Kapitalizm işsizliği yalnızca tolere etmez, ona belli bir dozda ihtiyaç duyar. Sebebi ekonomik değil, siyasidir. Bugün Amerika’da çalışanların üretimden aldığı pay ölçüldüğü günden beri hiç bu kadar düşük olmamışken, istihdam neredeyse dururken merkez bankası faiz artırıyorsa, o eski soruyu yeniden sormanın zamanı gelmiş demektir.

İyi İstihdam Haberi Piyasayı Neden Korkutur

Ekim başında Amerika’nın Eylül istihdam raporu açıklandı. Ekonomi bir ayda yalnızca 29.000 kişilik yeni iş üretmişti, işsizlik %4,2’ye çıkmıştı, saatlik ücretlerdeki yıllık artış da %3,0 ile 2021 ortasından bu yana en düşük seviyesine inmişti. Normal bir insan bu tabloya bakıp endişelenir. Piyasa ise başka bir yere baktı: Fed’in yeni bir faiz artışı yapma ihtimali azalmıştı. Kötü haber, para fiyatı açısından iyi haberdi.

Bu refleksi teknik bir dille açıklamak kolay. Sıkı işgücü piyasası ücretleri yükseltir, ücretler enflasyonu besler, enflasyon faizi yukarı iter, faiz de varlık fiyatlarını aşağı çeker. Zincir doğru, ama bir halkası hep konuşulmadan geçilir: Bu zincirin her adımında birileri kazanır, birileri kaybeder. İşçinin iş değiştirme özgüvenini kaybettiği bir piyasa, sermaye için yalnızca daha düşük faiz değil, aynı zamanda daha uysal bir işgücü anlamına gelir.

Benim bu yazıdaki iddiam basit. İşsizlik modern ekonomide bir kaza değil, sessizce yönetilen bir dengedir. Ve bu dengenin nerede kurulacağına karar veren şey, iktisat kitaplarının söylediğinden çok daha fazla, güç ilişkileridir. Bunu ilk kez açık açık söyleyen metin, 2. Dünya Savaşı’nın en karanlık yıllarında yazılmış birkaç sayfalık bir makaledir.

Savaşın Ortasında Sorulan Rahatsız Edici Soru

Savaş yılları iktisatçılara beklenmedik bir ders vermişti. 1930’ların bitmek bilmeyen iş kuyrukları, silah siparişleri fabrikaları doldurunca birkaç yıl içinde erimişti. Demek ki devlet yeterince harcarsa işsizlik ortadan kalkabiliyordu. Tartışma artık “yapılabilir mi” sorusunda değil, “nasıl yapılır” sorusundaydı. Okullar, hastaneler, yollar inşa edilecek, aile yardımlarıyla kitlesel tüketim desteklenecek, bütün bunlar vergiyle değil borçlanmayla finanse edilecekti.

Herkes bu iyimserliği paylaşırken Oxford’da çalışan Polonyalı bir iktisatçı masaya soğuk bir soru koydu. Üstelik bu kişi tartışmanın dışından biri değildi; devlet harcamasının istihdam yaratabileceği fikrine, dönemin en ünlü İngiliz iktisatçısından bağımsız olarak ve ondan önce ulaşmıştı. Yani tekniği en iyi bilenlerden biriydi. Sorusu şuydu: Hükümet tam istihdamı nasıl sağlayacağını bildiği anda bunu gerçekten yapacak mı? Cevabı hayırdı. “Tam İstihdamın Siyasi Yönleri” başlığıyla yayımlanan makale, bu cevabın gerekçesini anlatır.

Makalenin çıkış noktası bir paradokstur ve beni en çok etkileyen yanı da budur. Tam istihdam yalnızca işçinin değil, patronun da işine yarar. Üretim artar, satışlar artar, kârlar artar. Tarif edilen politika ek vergi de getirmediği için kârlara dokunmaz. O halde büyük sermaye neden buna karşı çıksın? Salt hesap makinesiyle bakan biri bu itirazı açıklayamaz. Makale cevabı fiyatlarda değil, fabrikanın içindeki hiyerarşide arar.

Yazar sermayenin itirazını 3 kaynağa bağlar. İlki, devletin istihdam meselesine bizzat el atmasından duyulan rahatsızlıktır. Sonraki, devlet harcamasının yönüne, yani kamu yatırımına ve tüketimin sübvanse edilmesine duyulan rahatsızlıktır. Sonuncusu ve bence en önemlisi, tam istihdamın kalıcı hale gelmesinin toplumda yaratacağı güç kaymasıdır. Bu 3 itirazın her biri bugün hâlâ yaşıyor; yalnızca kıyafet değiştirmiş durumda.

İşten Atılma Korkusu Bir Disiplin Aracıdır

Makalenin kalbi şu gözlemdir: İşçiyi disiplinde tutan en güçlü araç maaş değil, işten atılma korkusudur. Kapının önünde iş bekleyen kalabalık varsa, içerideki çalışan sesini yükseltmeden önce bir kez değil, defalarca düşünür. Ama herkesin kolayca başka bir iş bulabildiği bir ekonomide bu korku buharlaşır. Kovulmak artık bir felaket değil, sadece bir iş değişikliğidir. Patronun toplumsal konumu aşınır, çalışanların özgüveni yükselir, ücret ve çalışma koşulları için verilen mücadele sertleşir.

“Tam istihdam rejiminde işten atılma, disiplin aracı olarak işlevini yitirir. Fabrikadaki disiplin ve siyasi istikrar ise iş dünyasının gözünde kârdan daha değerlidir.”

Burada ince ama devrimci bir ayrım var. Makale, tam istihdam altında kârların aslında daha yüksek olacağını kabul eder. Güçlenen işçilerin kopardığı ücret artışları kârı kemirmekten çok fiyatlara yansır; asıl zararı sabit gelirle geçinen, parasını faize yatırmış kesim görür. Yani patron açısından tam istihdam kötü bir anlaşma bile değildir. Ama yazara göre sermaye, cebindeki fazladan kârı değil, fabrikadaki otoritesini seçer. Sınıf içgüdüsü ona kalıcı tam istihdamın tehlikeli olduğunu, işsizliğin düzenin olağan bir parçası olması gerektiğini fısıldar.

Bu, insanların yalnızca gelir için değil, konum için de pazarlık ettiğini söyleyen bir tezdir ve bence iktisat biliminin en çok ihmal ettiği değişken tam olarak budur. Bir yöneticiye “gelirin %10 artacak ama ekibin sana artık eskisi kadar boyun eğmeyecek” dediğinizde alacağınız cevabı tahmin etmek zor değil.

Makalenin kanıt olarak gösterdiği örnek ürperticidir. 1930’ların Almanya’sında işsizlik büyük ölçüde silahlanma harcamasıyla eritilmişti ve büyük sermaye bu devlet müdahalesine hiç itiraz etmemişti. Çünkü sendikalar ezilmiş, fabrika disiplini devlet zoruyla sağlanmış, para kitlesel refaha değil silaha akıtılmıştı. 3 itirazın 3’ü de ortadan kalkmıştı. Çıkan sonuç açık: Sermaye tam istihdama ilke olarak değil, işçinin güçlenmesi şartıyla karşı çıkar. İşçinin gücü zorla bastırıldığında tam istihdam birden kabul edilebilir hale gelir.

Demokrasilerde ise yazar bir döngü öngörür. Durgunlukta kitlesel işsizliğe karşı halkın öfkesi hükümeti harcamaya iter. Ekonomi ısınıp tam istihdama yaklaştıkça bu kez sermaye ve sabit gelirliler rahatsız olur, bütçe açığını kapatma çağrıları yükselir, hükümet frene basar ve ekonomi yeniden soğur. Sonra her şey baştan başlar. Yazar buna siyasi konjonktür döngüsü der. Kavram sonradan ana akım iktisada da girdi ama yolda içi boşaltıldı; seçim öncesi para dağıtan politikacıları anlatan masum bir modele dönüştü. Taşıdığı asıl soru, yani frene kimin hesabına basıldığı, unutuldu.

Emeğin Payı Neden Tarihin En Düşük Seviyesinde

Bu tezi bugünle sınamak için tek bir göstergeye bakmak yeter. Amerika’da şirket kesiminin ürettiği değerin ücret, sosyal hak ve emeklilik katkısı olarak çalışanlara giden kısmı, savaşın hemen ardından %65 civarındaydı ve onlarca yıl %60 ile %66 arasında gidip geldi. Yüzyılın başından beri ise neredeyse hiç durmadan düşüyor. Bu yılın 2. çeyreğinde %52,8’e indi. Ölçüm başladığından beri görülen en düşük seviye bu.

Pazarlık gücünün diğer göstergesi de aynı yönü gösteriyor. Amerika’da ücretli çalışanların sendikalı olanlarının oranı 40 yılı aşkın bir süre önce %20,1 iken bugün %10’a inmiş durumda. Özel sektörde ise bu oran %5,9; yani her 17 çalışandan yalnızca 1’i örgütlü. Makalenin işçi özgüveninin taşıyıcısı olarak gördüğü kurum, özel sektörde neredeyse silinmiş. Geriye çalışanı işten atılmaya karşı koruyan tek kalkan olarak işgücü piyasasının kendi sıkılığı kalıyor. O kalkan da faizin elinde.

%52,8 Emeğin payı
Ölçüm tarihinin en düşüğü Amerika’da şirket kesimi üretiminden çalışanlara giden pay. Savaş sonrasında bu oran %65 civarındaydı.
%5,9 Özel sektör
Sendikalı çalışan oranı Amerika’nın özel sektöründe her 17 çalışandan yalnızca 1’i sendika üyesi. Tüm ücretliler içinde oran %10.
1 trilyon $ Kayıp gelir
Dünya çalışanlarının eriyen payı Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre küresel emek payı 10 yıl önceki düzeyinde kalsaydı, çalışanlar 2024’te 1 trilyon dolar daha fazla kazanacaktı.

Bu yalnızca bir Amerika hikâyesi de değil. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün hesabına göre dünya genelinde gelirin çalışanlara giden payı son 10 yılda %53,0’tan %52,4’e geriledi. Kulağa küçük bir fark gibi geliyor, ama örgütün kendi hesabıyla bu, çalışanların cebinden yalnızca 2024’te 1 trilyon doların başka yere akması demek.

Ana akım iktisat bu düşüşü teknolojiyle, otomasyonla, küresel tedarik zincirleriyle, pazarlarda büyüyen tekelleşmeyle açıklıyor. Bunların hepsinin payı var, buna itiraz etmiyorum. Ama hiçbiri şu soruyu cevaplamıyor: Teknoloji verimliliği artırdığında, ortaya çıkan fazlanın nasıl bölüşüleceğine kim karar veriyor? Bölüşüm bir mühendislik sonucu değildir. Masada kimin ne kadar güçlü oturduğunun sonucudur. Ve masada işçiyi en çok zayıflatan şey, kapı dışarı edilirse ne olacağına dair duyduğu korkudur.

Makalenin göremediği bir şeyi de eklemek gerekiyor. Savaş yıllarında işçiyi disipline etmenin yolu ülke içindeki işsizlikten geçiyordu. Bugün sermayenin elinde çok daha sessiz bir silah var: fabrikayı başka bir ülkeye taşıma seçeneği. Bu tehdit işsizlik oranı yükselmeden de işler. Kovulma korkusunun yerini, bütün tesisin bir gün sessizce kapanıp gitme korkusu alır. Sonuç aynıdır; pazarlık masasında işçinin sesi kısılır.

Pandemi Sonrası: İşçinin Kısa Süren Gücü

Makalenin tarif ettiği dünyayı kısa bir süre için kendi gözlerimizle gördük. Pandemi sonrası toparlanmada Amerika’da işgücü piyasası öyle ısındı ki, insanlar kitleler halinde işlerinden kendi istekleriyle ayrılmaya başladı. Her ay 4,5 milyona yakın kişi istifa ediyordu ve istifa oranı ölçüm tarihinin zirvesine çıktı. Bir dönem açık iş ilanı sayısı 11,5 milyona ulaştı; her açık pozisyona yalnızca 0,52 işsiz düşüyordu.

İstifa oranı bence bir ekonomideki işçi özgüveninin en dürüst ölçüsüdür. İnsan işini ancak yarın başka bir iş bulacağından eminse bırakır. O aylarda işten atılma tehdidi, tam da makalenin söylediği gibi gücünü yitirdi. Çalışanlar daha iyi ücret için iş değiştirdi, işverenler elindeki kadroyu tutmak için zam vermek zorunda kaldı. Savaş yıllarında kâğıt üzerinde tarif edilen işgücü piyasası, dünyanın en büyük ekonomisinde birkaç aylığına gerçek oldu.

Ardından enflasyon geldi ve konuşmanın yönü bir anda değişti. İngiltere Merkez Bankası Başkanı, faiz artırdığı günün ertesinde katıldığı bir radyo programında ücret pazarlığında açık bir itidal görmek istediklerini söyledi. Çalışanlardan büyük zam istememelerini mi beklediği sorulduğunda cevabı “kabaca evet” oldu. Enerji faturalarının patladığı, reel ücretlerin eridiği bir dönemde yapılan bu çağrı, hem sendikalardan hem hükümetten tepki aldı.

Asıl ironi, verinin sonradan anlattığı hikâyedeydi. IMF ekonomistlerinin euro bölgesi için yaptığı hesaba göre, o dönemdeki fiyat artışlarının %45’i şirket kârlarından, yaklaşık %40’ı ithalat maliyetlerinden kaynaklanıyordu. Çalışanlar aynı yıl reel ücretlerinde yaklaşık %5 kayıp yaşamıştı. Yani enflasyonun ilk dalgasında ücretler sürükleyici değil, mağdurdu. Ama itidal çağrısı önce işçiye yapılmıştı. Makalenin diliyle söylersem: Fiyatlar yükselince frene basıldı ve frenin faturası pazarlık gücü en zayıf olana kesildi.

Güven Durumunun Yeni Adresi: Tahvil Piyasası

Makalenin bence en zekice fikri “güven durumu” kavramıdır. Devletin ekonomiye karışmadığı bir düzende istihdam, özel yatırıma bağlıdır; özel yatırım da iş dünyasının geleceğe duyduğu güvene. Güven sarsılırsa yatırım durur, işsizlik artar. Bu bağ sermayeye hükümet üzerinde görünmez bir veto hakkı verir. Güveni bozabilecek her politikadan kaçınılır, çünkü bedeli kriz olacaktır.

Devlet kendi harcamasıyla istihdam yaratmayı öğrendiğinde bu veto çözülür. İşte bu yüzden, diyor yazar, bütçe açığına karşı bu kadar sert bir ahlaki dil kurulur. “Sağlam maliye” öğretisinin toplumsal işlevi, istihdamı sermayenin keyfine bağlı tutmaktır. Bütçe açığı aritmetik olarak tehlikeli olduğu için değil, devletin sermayenin onayı olmadan da işleyebileceğini gösterdiği için tehlikeli sayılır.

Tahvil piyasasını yakından izlemiş biri olarak şunu söyleyebilirim: Bu veto bugün hâlâ yaşıyor, sadece adresi değişti. Savaş yıllarında güveni fabrika sahiplerinin yatırım kararı temsil ediyordu. Bugün aynı rolü, bir hükümetin borçlanma maliyetini dakikalar içinde yeniden fiyatlayan tahvil piyasası oynuyor. Bunun en çarpıcı örneğini birkaç yıl önce Londra’da gördük. Yeni hükümet finansmanı belirsiz 45 milyar sterlinlik bir vergi indirimi paketi açıkladı, uzun vadeli devlet tahvillerinin faizleri fırladı, emeklilik fonları teminat çağrılarını karşılamak için satış yapmak zorunda kaldı ve merkez bankası 65 milyar sterline kadar tahvil alacağını duyurarak yangını söndürmeye çalıştı. Birkaç hafta içinde maliye bakanı görevden alındı, ardından başbakan istifa etti.

Bu örnek tezi hem doğruluyor hem de karmaşıklaştırıyor ve dürüst olmak gerekirse ikincisini de söylemem lazım. Cezalandırılan paket bir tam istihdam programı değildi; üst gelir dilimine ve şirketlere yönelik indirimler içeriyordu. Bugünkü disiplin, eski metindeki sınıf refleksinden çok bir alacaklı refleksine benziyor. Finansmanı inandırıcı bulunmayan her bütçe, kimin lehine olursa olsun fiyatlanıyor. Ama sonuç değişmiyor: Devletin harcama yoluyla istihdam yaratma alanı, mali kurallar, kredi notları ve tahvil faizleriyle çevrelenmiş durumda. Makalenin “sağlam maliye” dediği şey, bugün bir Bloomberg ekranında yaşıyor.

Tam istihdama karşı duyulan temkin ekonomik mi, siyasi mi?
Ana akımın cevabı 1970’lerin stagflasyonundan gelir: İşsizliği belli bir doğal seviyenin altına zorlayan politika enflasyonu sürekli hızlandırır, dolayısıyla sınır ekonomiktir. Bu itirazı ciddiye alıyorum. Ama o “doğal seviye” bir doğa yasası değil; sendikaların gücü, şirketlerin fiyatlama gücü, ücret pazarlığının kuralları gibi siyasi olarak kurulmuş koşulların ürünü. Asıl ayrım, enflasyonun maliyetini kimin taşıyacağı sorusunda başlıyor: Ücret mi kısılacak, kâr marjı mı daralacak? Bu sorunun cevabı hiçbir zaman yalnızca teknik olmadı.

Fed’in Dili Neden Değişti ve Fren Yine Nereye Basıldı

Pandeminin ilk yazında Fed, para politikasını nasıl yöneteceğini anlatan temel metnini yeniden yazmış ve küçük görünen ama derin bir değişiklik yapmıştı. Artık istihdamın hedeften sapmalarına değil, yalnızca hedefin altında kalmasına, yani istihdam açıklarına tepki verecekti. Pratikteki anlamı şuydu: İşgücü piyasası ısındı diye, enflasyon gelmeden önleyici faiz artırılmayacaktı. Bir merkez bankası, sıkı bir işgücü piyasasına bilerek tahammül edeceğini yazılı olarak taahhüt ediyordu. Makalenin bakış açısından bu, savaş sonrasından beri atılmış en cesur adımlardan biriydi.

Bu taahhüt 5 yıl yaşadı. Geçen yıl Fed metni yeniden gözden geçirdi ve “açıklar” kelimesini çıkardı. Gerekçe teknikti: İfade yanlış anlaşılmış, birçok kesim bunu Fed’in ısınan bir işgücü piyasasını önleyici biçimde frenlemeyeceği şeklinde okumuştu. Fed’in kendi anlatımı bu. Benim okumam ise biraz farklı. Sıcak bir işgücü piyasasına bilinçli olarak tahammül etme deneyi, tek bir enflasyon dalgasının ardından sona erdi. Ve politika dili, işçinin pazarlık gücünün belirgin biçimde arttığı dönemin dersleriyle yeniden ayarlandı.

Bugün tablo bu tartışmayı soyut olmaktan çıkarıyor. Fed geçen ay faizi 25 baz puan artırarak %3,75 ile %4,00 aralığına çıkardı; 3 yıldan uzun bir aradan sonra ilk artış. Ardından gelen istihdam raporu işgücü piyasasının soğuduğunu gösterdi. Geçen hafta açıklanan Eylül enflasyonu ise %3,7 oldu, ama bu artışın motoru ücret değil enerjiydi. Benzin fiyatları tek ayda %9,1 yükseldi ve aylık enflasyon artışının %50’sinden fazlasını tek başına açıkladı. Gıda ve enerji hariç tutulduğunda enflasyon %2,6’da kalıyor.

Makaledeki kavram Savaş yıllarındaki biçimi Bugünkü biçimi
Disiplin aracı İşten atılma ve kapıdaki işsiz kalabalık İşten atılmanın yanında fabrikanın başka ülkeye taşınma tehdidi
Güven durumu Fabrika sahiplerinin yatırım kararı Tahvil faizleri, kredi notları, sermaye akımları
Sağlam maliye Bütçe açığına ahlaki itiraz Mali kurallar ve borç sürdürülebilirliği tartışması
Frene basan el İş dünyasının lobisi ve Hazine ortodoksisi Bağımsız merkez bankasının tepki fonksiyonu
Frenin bedelini ödeyen İşsiz kalan işçi İşe alımın durması ve enflasyonun gerisinde kalan ücret

Şimdi bu tabloyu yan yana koyalım. Ücretler yılda %3,0 artıyor, fiyatlar %3,7. Yani çalışan, maaşı artarken bile geriye gidiyor. Emeğin payı tarihin dibinde. Enflasyonun kaynağı ücret değil, enerji. Ve yine de para politikasının frenleyici etkisi en doğrudan işgücü piyasasında, işe alımların durmasında hissediliyor.

Haksızlık etmemek için şunu söylemeliyim: Bu faiz artışı yanlış değil. Bir enerji şokunun enflasyon beklentilerine sıçramasını önlemek, merkez bankası açısından meşru bir kaygı. Beklentiler bir kez çıpasını kaybederse, en ağır bedeli yine dar gelirliler öder. Ama makalenin sorusu tam bu noktada geçerliliğini koruyor: Dışarıdan gelen bir enerji şokunun maliyeti paylaştırılırken, ilk ayarlama değişkeni neden yine istihdam ve ücret oluyor? Emeğin payı tarihin dibindeyken bu sorunun cevabı teknik bir zorunluluktan çok bir öncelik sıralamasını yansıtıyor.

Bağımsız Merkez Bankası Freni Nasıl Görünmez Kıldı

Savaş yıllarında yazılan makalede frene basan el görünürdü. İş dünyası örgütleri gazetelere ilan verir, bütçe açığına karşı nutuk atar, hükümete açıkça baskı yapardı. Kimin neyi istediği belliydi ve bu yüzden tartışılabilirdi. Bugün ise o el ortadan kayboldu. Yerine, seçilmiş hükümetlerden bilinçli olarak uzak tutulan, kararlarını modeller ve projeksiyonlarla açıklayan bağımsız bir kurum geldi.

Merkez bankası bağımsızlığına karşı değilim. Tam tersine, siyasetçinin seçim öncesinde para musluğunu açtığı ülkelerde bunun bedelinin nasıl ödendiğini hepimiz gördük. Enflasyonun en ağır vergisi, birikimi olmayanların ödediği vergidir. Ama bağımsızlığın bir yan etkisini de görmek gerekiyor: Bölüşüm sorusu teknik bir sorunun içine gömüldü. Faiz artırıldığında kimse “işçinin pazarlık gücünü kırıyoruz” demiyor; “talebi soğutuyoruz”, “beklentileri çıpalıyoruz” deniyor. Söylenen yanlış değil. Ama eksik.

Talebi soğutmanın pratikte ne anlama geldiğine bakalım. Şirketler önce işe alımı durdurur, sonra boşalan kadroları doldurmaz, en son da işten çıkarmaya başlar. Bu sürecin ilk kurbanı iş değiştirmeyi düşünen çalışandır; kapı daralınca yerinde kalır, zam istemez, koşullara razı olur. Faiz kanalının istihdam üzerinden işlemesi bir yan etki değil, mekanizmanın ta kendisidir. Makalenin sermayenin içgüdüsü olarak tarif ettiği şey, bugün ders kitaplarında aktarım mekanizması adıyla anlatılıyor.

Buradaki asıl mesele, kimin hangi şokta neyi kaybettiğinin ölçülmemesi. Ücret kaynaklı bir enflasyonda işgücü piyasasını soğutmak tutarlı bir reçetedir. Enerji kaynaklı bir enflasyonda ise aynı reçete, dışarıdan gelen bir maliyetin faturasını içerideki en zayıf halkaya keser. Merkez bankası elindeki tek aletle her şoka aynı biçimde vurmak zorunda kaldığında, bölüşüm sonucu fark edilmeden belirlenmiş olur. Eski makale bugün yazılsaydı, bence en sert cümlesi tam burada olurdu: Fren artık bir sınıfın talebi değil, bir kurumun refleksi. Refleksler ise tartışılmaz.

Tez Nerede Yanılıyor, Nerede Haklı Çıkıyor

Bir tezi savunurken zayıf yanlarını saklamak, okura yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Makalenin kısa vadeli kehaneti tutmadı. Savaştan sonra Batı ekonomileri yaklaşık 25 yıl boyunca düşük işsizlikle büyüdü; hükümetler tam istihdama gerçekten bağlandı. Güçlü sendikalar, savaşın yarattığı toplumsal sözleşme ve demokratik baskı bir araya gelince, yazarın öngördüğü döngü uzun süre askıya alınabildi. Sermayenin itirazı her koşulda belirleyici değildi.

İkinci zayıflık, sermayeyi tek bir iradeymiş gibi ele almasıydı. Bugünün sermayesi fabrika sahiplerinden çok fon yöneticileri, tahvil yatırımcıları ve çok uluslu şirketler arasında dağılmış durumda ve çıkarları her zaman örtüşmüyor. Londra örneği, piyasanın sermaye lehine görünen bir paketi de cezalandırabildiğini gösterdi. Disiplin hâlâ var, ama tek bir sınıf iradesiyle değil, dağınık bir fiyatlama mekanizmasıyla işliyor. Bu da onu daha az görünür, dolayısıyla tartışılması daha zor kılıyor.

Ama haklı çıktığı yerler bugün her zamankinden daha görünür. Tam istihdamın tanımı teknik bir sabit değil, kurumların ve pazarlık gücünün belirlediği siyasi bir eşik olarak tartışılıyor. Son enflasyon dalgasında kârların payı, enflasyonu yalnızca ücret-fiyat sarmalı olarak okumanın eksik kaldığını gösterdi. Emeğin payının dibe vurması, bölüşümün masadaki güçle belirlendiğini hatırlatıyor. Ve en çarpıcısı şu: Savaş yıllarında frene basmayı talep eden iş dünyasının lobisiydi. Bugün aynı fren hiç kimsenin talep etmesine gerek kalmadan bağımsız bir kurumun kurallarına yazılmış durumda. Tez ölmedi; kurumsallaştı.

Benim Okumam

Devlet harcamasıyla işsizliği eritmenin tekniği yaklaşık 80 yıldır biliniyor. Eksik olan teknik değil, bu tekniğin kalıcı olarak uygulanmasına verilecek siyasi izin. Bu makaleyi bugün değerli kılan şey de tam istihdamı bir mühendislik problemi olmaktan çıkarıp bir güç problemi olarak tanımlaması.

O izni savaş yıllarında fabrikadaki işten atılma korkusu belirliyordu. Bugün aynı rolü tahvil faizleri, sermayenin ülke değiştirme seçeneği ve merkez bankalarının tepki fonksiyonu paylaşıyor. Görünüm daha teknik, dil daha nötr, ama sonuç tanıdık: Fiyatlar yükseldiğinde ilk düzeltilen değişken yine işçinin pazarlık gücü oluyor.

Bir dahaki sefere zayıf bir istihdam verisi geldiğinde ve ekranlar yeşile döndüğünde bunu hatırlamakta fayda var. Piyasanın sevindiği şey yalnızca faizin düşme ihtimali değil; işçinin kapıdan çıkıp gitme cesaretinin bir kez daha kırılmış olması. Tam istihdamın mümkün olup olmadığı sorusu çoktan cevaplandı. Asıl soru, kimin buna razı olduğu.

Kaynakça

The Political Quarterly, cilt 14, sayı 4: “Political Aspects of Full Employment”.

U.S. Bureau of Labor Statistics: emeğin payı, sendika üyeliği, istihdam, enflasyon ve işgücü devri verileri.

Federal Reserve: Statement on Longer-Run Goals and Monetary Policy Strategy (2025 revizyonu) ve Eylül 2026 Federal Açık Piyasa Komitesi kararı.

International Labour Organization: World Employment and Social Outlook, Mayıs 2025 güncellemesi.

IMF: euro bölgesinde kârlar, ithalat fiyatları ve ücretlerin enflasyona katkısı üzerine çalışma, 2023.

Bank of England ve Reuters: 2022 ücret itidali açıklamaları ve tahvil piyasası müdahalesi.

Yasal Uyarı
Bu makalede yer alan bilgi ve değerlendirmeler yalnızca bilgilendirme amacıyla sunulmaktadır; yatırım danışmanlığı veya alım-satım tavsiyesi niteliği taşımaz. Yatırım danışmanlığı sözleşme çerçevesinde sunulmaktadır. Geçmiş performans gelecekteki sonuçların güvencesi değildir. Veriler kamuya açık kaynaklardan derlenmiş olup doğruluk konusunda garanti verilmemektedir. Bu içeriğe dayanılarak alınan kararların sonuçlarından okuyucu şahsen sorumludur.
Petrolandeco
Enerji · Ekonomi · Jeopolitik