Türkiye Borç Konferansı ve Petrol Borçlarının Ayrılması
1958-1959 Türkiye Borç Konferansı ve Petrol Borçlarının Ayrı Masası
OEEC çatısı altında 7,5 ay süren müzakere, İngiltere’nin petrol alacaklarına ayrı yaklaşımı ve 12 yıla yayılan transfer planı
Türkiye’nin savaş sonrası dönemdeki ilk büyük dış borç yeniden yapılandırması bir kriz masasında değil, 7,5 ay boyunca aralıksız toplanan bir konferansta çözüldü. Masada yalnızca rakamlar yoktu. Faiz oranı bir başbakanlık görüşmesinde belirlendi, petrol borçları ayrı bir başlık olarak ele alındı, ihracat gelirlerine el konulması önerisi Osmanlı borç idaresinin hatırasıyla çarpıştı. Bugün açık olan ABD belgeleri bu sürecin nasıl işlediğini adım adım gösteriyor.
Sabit kurun altında biriken borç
Türk lirasının dolar karşısındaki resmi kuru 1946’dan 1958’e kadar 2,80 düzeyinde sabit tutuldu. Bu 12 yıl boyunca ülkede fiyatlar yükseldi, dış ticaret açığı büyüdü, ancak kur yerinden oynamadı. Sonuç, ithalatın yapay biçimde ucuzlaması ve ihracatın cezalandırılmasıydı. Döviz kıtlığı bir noktadan sonra idari yöntemlerle yönetilmeye başlandı: ithalat izinleri sıraya kondu, transfer talepleri bekletildi, Merkez Bankası’na yatırılan lira karşılıkları döviz olarak yurt dışına gönderilemedi.
Buradaki teknik ayrım önemlidir, çünkü 1958-1959 müzakerelerinin tamamı bu ayrımın üzerine kurulmuştur. Türkiye’deki ithalatçı borcunu ödemişti. Lirayı Merkez Bankası’na yatırmış, transfer başvurusunu yapmış, izni almıştı. Ödenmeyen şey borcun kendisi değil, o liranın dövize çevrilip Avrupa’daki satıcıya gönderilmesiydi. Bu yüzden konferans metinlerinde kullanılan kavram “transfer bekleyen ödeme”dir. Alacaklı bir Alman makine üreticisi ya da bir İtalyan tekstil firması için sonuç aynıydı, parası yoktu. Ancak hukuken karşısındaki taraf Türk devleti değil, Türkiye’de mukim bir özel borçluydu.
Bu yapı, alacaklı ülkelerin kendi ihracatçılarını devreye almasını zorunlu kıldı. Avrupa hükümetleri ihracat kredi garantisi mekanizmalarıyla firmalarının zararını üstlenmeye başladıkça, özel bir ticari alacak fiilen devletlerarası bir alacağa dönüştü. Türkiye’nin 1958’de karşısına aldığı şey de artık dağınık bir satıcı kalabalığı değil, tek bir masada toplanmış hükümetler topluluğuydu. Alacaklıların sayısı ise tahmin edildiğinden büyüktü: konferans sürerken Alman heyeti, kendi ülkesindeki ticari alacağın gerçek boyutunu saptamak için 2.000 Alman alacaklıyı taramaya başlamıştı.
31 Temmuz mutabakatı ve 359 milyon dolarlık paket
Çözüm arayışı 21 Temmuz 1958’de Paris’te başladı. ABD, İngiltere, Fransa ve Federal Almanya temsilcileri bir araya geldi ve Washington, Avrupa kredileriyle eşleştirilmesi koşuluyla 100 milyon dolarlık yardım vermeye hazır olduğunu açıkladı. Avrupalı temsilciler diğer OEEC ülkelerine danışmayı üstlendi. 28 ve 31 Temmuz arasındaki görüşmelerin ardından ortak bir program kabul edildi. 29 Temmuz’da OEEC Konseyi, Türkiye’deki borçluların diğer üye ülkelerdeki alacaklılara olan borçlarının servis koşullarının yeniden düzenlenmesi gerektiğini kayda geçiren kararını aldı ve transferlerde bir bekleme dönemine not düştü.
Paketin toplam büyüklüğü 359 milyon dolardı. Fiili devalüasyon 3 Ağustos’ta yapıldı, ithalatta etkin kur 9 liraya çekildi, ihracat için 4,90, 5,60 ve 9,00 düzeyinde üç ayrı etkin kur oluşturuldu. Program 4 Ağustos’ta OEEC, Türk hükümeti, ABD hükümeti ve IMF tarafından ayrı ayrı açıklandı.
milyon dolar
Bunun 234 milyon doları ABD’den, 100 milyon doları OEEC üyesi diğer hükümetlerin kredilerinden, 25 milyon doları IMF’den geliyordu.
lira / dolar
Resmi kur 1946’dan beri 2,80 düzeyinde sabitti. İhracat için 4,90, 5,60 ve 9,00 olmak üzere üç farklı etkin kur belirlendi.
yıl
11 Mayıs 1959 tarihli anlaşma, imza tarihinden itibaren 12 yıla yayılan bir ödeme takvimi kurdu.
milyon dolar
Ocak 1959’da Ankara’dan Washington’a çekilen telgrafa göre Türkiye’nin ödemeler dengesi projeksiyonu bu düzeydeydi.
ABD’nin taahhüt ettiği 234 milyon doların içeriği, paketin ne kadarının gerçek nakit olduğunu anlamak açısından önemlidir. Bu tutarın 100 milyon doları savunma desteği, 75 milyon doları kalkınma kredisi fonu ve Eximbank kaynaklı kalkınma yardımı, 44 milyon doları eski kredilere ait ödemelerin ertelenmesi, 15 milyon doları ise lira karşılığı tarım ürünü satışıydı. Yani rakamın önemli bir bölümü yeni para değil, mevcut yükümlülüğün ötelenmesi ve ayni destekti. Ekim 1958 başına gelindiğinde savunma desteğinin 75 milyon doları taahhüde bağlanmış, kalan 25 milyon dolarlık dilimin 1959 başından sonra verilmesi beklenir hale gelmişti.
Paris’te açılan konferans ve masanın kurulma biçimi
Türkiye’ye mali yardımı ve Türkiye’de mukim kişilerin ticari borçlarını ele alan konferans, OEEC himayesinde 22 Eylül 1958’de açıldı ve 6 Mayıs 1959’da kapandı. Anlaşmaya taraf olacak 13 Avrupa hükümetinin yanı sıra ABD hükümeti de konferansa katıldı, ancak ABD alacaklılarının durumu ayrı bir nota teatisine bırakıldı. Sonuçta ortaya yaklaşık 7,5 ay süren, istatistik çalışma grupları kuran, ülke ülke alacak envanteri çıkaran kurumsal bir süreç çıktı.
Konferansın havası ilk haftalardan itibaren gergindi. 8 ve 10 Ekim arasındaki Paris toplantılarının ardından Washington’da yapılan bir iç değerlendirmede, sürecin zahmetli olacağı, delegasyonların aynı olguları farklı anladığı ve tek taraflı pozisyonların henüz açığa çıkmadığı kaydedildi. Aynı toplantıda Türk heyetinin, konferansın bir noktasında kendilerine mağlup tarafmış gibi davranıldığı yolunda bir hassasiyet gösterdiği de not düşülmüştü.
Bu satırların kaynağı, 17 Ekim 1958’de Washington’da düzenlenen ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Yunanistan-Türkiye-İran masası, Ekonomik İşler bürosu ile Hazine Bakanlığı temsilcilerinin katıldığı bir değerlendirme toplantısının tutanağıdır. Belge Türk Borç Konferansının gözden geçirilmesi başlığını taşır, üretildiği anda gizli sınıflandırmasıyla dosyalanmıştır ve yıllar sonra açılarak ABD dış ilişkiler belge serisine alınmıştır. Petrol borçlarına ilişkin İngiliz yaklaşımı, ABD’nin konferanstaki konumu ve istatistik çalışma grubunun faaliyeti bu tutanağın açılış maddeleridir.
Masanın kurulma biçimi de tartışmalıydı. OEEC grubu içinde İngiliz, Fransız ve Alman baş delegeleri ile Hollandalı konferans başkanından oluşan bir yönlendirme komitesi fikri dolaşıyordu. ABD temsilcileri bu dar gruba çağrılmamıştı. Washington’daki değerlendirmede iki seçenek tartışıldı: gruba katılıp konferansın kontrolünü elden kaçırmamak, ya da dışarıda kalıp taraflar arasında daha bağımsız bir konum korumak. Grubun kurulması halinde başlangıçta İngiliz sert çizgisinin baskın olacağı öngörülüyordu. Alman delegenin aktardığına göre komite kararlarını önce ABD heyetine, sonra tüm OEEC üyelerine, en son Türklere bildirecekti. Bu sıralama, Türkiye’nin masadaki yerini tek başına anlatmaya yeter.
Faiz oranı neden siyasi bir pazarlığa dönüştü
Konferansın en uzun süren tıkanıklığı, OEEC ülkelerinin vereceği yeni kredilerin faiz oranıydı. Bu oranın birikmiş ticari borçlarla doğrudan ilgisi yoktu, ancak siyasi ağırlığı en yüksek başlık oydu. İngiltere yüzde 6’da diretti. Alman heyeti önce yüzde 5,5’i desteklerken, İngiliz baskısı karşısında yüzde 6’ya kaydı. Belgelerde bu kaymanın bir karşılık pazarlığına, İngiltere’nin ayrımcı bulduğu denizcilik uygulamalarına bağlandığı kaydedilmiştir. İngiliz ısrarının gerekçesi ise benzer büyüklükteki bir Commonwealth kredisinin bu aralıkta fiyatlanmış olmasıydı.
Çıkış yolu ekonomik değil, tamamen siyasi biçimde bulundu. 23 Ekim 1958 sabahı Londra’da ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ekonomi işlerinden sorumlu müsteşarı, İngiltere Başbakanı ile görüştü. Aktardığı formül şuydu: İngiltere yüzde 5,75 oranını kabul etsin ve aynı anda, benzer büyüklük ve vadedeki bir krediyi o tarihte bir Commonwealth ülkesine de yüzde 5,75’ten vereceğini açıklasın. Böylece Türk hükümetinin elinde, görece yüksek bir faizi kamuoyuna kabul ettirebileceği geçerli bir gerekçe olacaktı. Görüşmeden taahhüt çıkmadı ama itiraz da gelmedi. 23 ve 25 Ekim arasındaki alacaklı ülkeler toplantısında faiz konusunda nihai karar alınamadı.
“Bir borç yeniden yapılandırmasının faizi, borçlunun ödeme kapasitesine göre değil, borçlu ülkenin kamuoyuna nasıl anlatılacağına göre belirlendi.”
İngiltere’nin petrol borçlarına ayrı yaklaşımı
Konferans belgelerinde petrol, diğer ticari alacaklardan ayrı bir başlık olarak geçer. 17 Ekim tarihli tutanağın açılış paragrafında, petrol borçlarına ilişkin İngiliz yaklaşımı özel olarak zikredilmiştir. Aynı belgede petrol şirketlerinin ortak bir uzlaşma önerisi hazırladığı ve bunun ABD hukuk birimiyle tartışıldığı görülüyor. Tartışmanın ekseni antitröstti: şirketler arasındaki işbirliği yalnızca birikmiş borcu azaltmaya dönükse sorun görülmüyor, ancak Türk hükümetiyle karşılıklı bir pazarlığa bağlanırsa soru işaretleri doğuyordu.
Bu ayrımın neden konduğunu anlamak için Türkiye’nin 1958’deki akaryakıt yapısına bakmak gerekir. Ülkenin tek modern rafinerisi 1955’te devreye alınan Batman tesisiydi ve kurulduğunda yıllık işleme kapasitesi 330 bin tondu. Aynı yıl Türkiye Petrolleri Germik-1 sahasında ilk keşfini yapmıştı, ancak bu keşfin ölçeği ülkenin tüketimini karşılamaktan çok uzaktı. Dolayısıyla akaryakıt arzının neredeyse tamamı ithal ürüne, yani sert dövize bağlıydı. Diğer ithalat kalemleri kota sistemiyle sıkıştırılabilirken akaryakıt kesilemezdi. Bir ülkenin ulaşımını, tarımsal makinesini, elektrik üretimini ve ordusunu doğrudan besleyen bir kalem, ithalat kısıntısının en son sırasına yazılır.
Çünkü petrol alacağı, sıradan bir ihracat alacağının üç özelliğini aynı anda taşımıyordu. Birincisi, alacaklı dağınık değildi; sayıca az ve büyük şirketlerdi, bu yüzden aralarında ortak bir uzlaşma metni hazırlayabiliyorlardı. İkincisi, borç kesilebilir bir kalemden değil, kesintisiz devam etmesi gereken bir tedarikten doğuyordu; sevkiyat durdurulursa alacak tahsil edilemezdi, dahası ülke durma noktasına gelirdi.
Üçüncüsü, bu şirketlerin ana ülkeleri açısından mesele yalnızca ticari değildi, Ortadoğu’da 1958 yazında yaşananların ardından doğrudan stratejikti. Bu üç özellik bir araya gelince petrol alacağı, genel ticari borç sepetinin içinde eritilemeyecek kadar farklı bir sınıf haline geldi.
İngiliz tarafının konferanstaki genel yaklaşımı da bu tabloyu tamamlıyor. Aynı tutanakta, İngiliz alacaklıların birikmiş alacak sorunundan büyük ölçüde kurtulmuş olabileceği, faturanın İngiliz hükümeti tarafından üstlenildiği kaydediliyor. Hemen ardından gelen not ise kritik: bunun borcun el değiştirmesinden ibaret olduğu, gerçek bir çözüm sayılamayacağı belirtiliyor. İngiltere ve Hollanda’nın birlikte önerdiği bir başka mekanizma, alacaklılara bir özel hesap üzerinden ödeme yapılmasıydı. Hesabın bir İngiliz bankasında açılması öngörülüyordu, çünkü bu yolla İngiliz hükümeti Türk ödemelerini doğrudan izleyebilecekti. ABD tarafı, benzer bir Türk fonunun kendi ülkesinde tutulması halinde haciz riski doğabileceğini değerlendirdi, alternatif olarak bir İsviçre saklama kuruluşu gündeme geldi.
Düyun-u Umumiye refleksi ve ihracat gelirlerinin rehni
Konferansta Türk hassasiyetini en sert biçimde harekete geçiren öneri Fransız tarafından geldi: Türkiye’nin ihracat gelirlerinden belirli bir yüzdenin ayrılarak borç servisine tahsis edilmesi. Washington’daki değerlendirmede Türk tarafının bu fikri Osmanlı borç idaresine benzettiği, bu benzetmenin küçük düşürücü bir kıyas olarak dile getirildiği açıkça kaydedilmiştir. Belgenin dipnotu bile bu kurumu tanımlama ihtiyacı duymuş, 1881 Aralık’ında Avrupalı alacaklı devletler tarafından kurulan idarenin işlevini açıklamıştır.
Bu tepki, egemenlik meselesinin masada teknik bir başlık değil, kırmızı çizgi olduğunu gösterir. Aynı toplantıda Hazine temsilcisi doğrudan sormuştur: Türk hükümeti borç uzlaşısının milli egemenliği zedelemesi konusunda ne düşünüyor. Cevap, Fransız önerisi üzerinden verilmiştir.
Ancak fikir tamamen ortadan kalkmadı. 11 Mayıs 1959 tarihli anlaşmanın istisnaları düzenleyen maddesinde, ödemesi Türkiye’nin ihracat hasılatından ayrılan fonlarla yapılan yükümlülükler anlaşmanın kapsamı dışında bırakılmıştır. Koşul, bu düzenlemenin 5 Ağustos 1958’den önce yapılmış özel bir sözleşmeye dayanması ve ilgili ikili anlaşmaya ekli listede yer almasıdır. Yani ihracat gelirine dayalı tahsis yeni bir genel rejim olarak dayatılmadı, ama daha önce kurulmuş olan bu tür yapılar dokunulmadan bırakıldı. Genel kurala direnilirken mevcut istisnalar korundu.
11 Mayıs 1959 anlaşması ve 12 yıla yayılan transfer planı
Konferans 6 Mayıs 1959’da kapandı, anlaşma 11 Mayıs 1959’da Paris’te imzalandı. Tarafları Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Norveç, Hollanda, Portekiz, İngiltere, İsveç ve İsviçre hükümetleri ile Türkiye Cumhuriyeti’ydi. ABD imzacı değildi; ABD alacaklılarına ilişkin düzenleme Türkiye ile Washington arasında bir nota teatisine bırakıldı, ancak ABD payları anlaşmanın dağıtım cetvellerinde açıkça yer aldı.
Kapsam üç koşulla tanımlandı. Borcun, Türk makamlarınca usulüne uygun izin verilmiş bir ithalat sözleşmesinden ya da hizmet işleminden doğmuş olması, mal tesliminin veya hizmet ifasının 5 Ağustos 1958’den önce gerçekleşmiş olması ve ödemenin 1 Ocak 1964’ten önce muaccel olması gerekiyordu. Transfer bekleyen tutarlara yıllık yüzde 3 moratoryum faizi işletilecekti. Sözleşmesinde zaten temerrüt faizi öngörülmüş alacaklar için bu ayrı faiz uygulanmayacak, sözleşme faizi transfer edilecekti.
Ödeme planı 12 yıla yayıldı ve belirgin biçimde arkaya yüklendi. İlk beş yılın toplam transferi 125 milyon dolardır ve bu tutar tüm alacaklı ülkelere yapılacak ödemelerin toplamıdır. Yıllık transferler her yıl 30 Haziran, 30 Eylül, 31 Aralık ve 31 Mart tarihlerinde dört eşit dilim halinde yapılacaktı; ilk yıl için takvim 31 Temmuz 1959, 31 Ekim 1959, 31 Aralık 1959 ve 31 Mart 1960 olarak belirlendi.
| Dönem | Transfer edilecek tutar |
|---|---|
| 1. yıl | 15 milyon dolar |
| 2. yıl | 20 milyon dolar |
| 3. yıl | 25 milyon dolar |
| 4. yıl | 30 milyon dolar |
| 5. yıl | 35 milyon dolar |
| 6. yıl | 31 Aralık 1963’te transfer bekleyen toplamın 7’de 1’i |
| 7. yıldan 12. yıla | Kalan bakiyenin sırasıyla 6’da 1’i, 5’te 1’i, 4’te 1’i, 3’te 1’i, yarısı ve tamamı |
Tablodaki veriler bilgilendirme amaçlıdır; yatırım tavsiyesi değildir. Geçmiş getiriler geleceğe ilişkin bir taahhüt oluşturmaz.
Anlaşma ayrıca alacaklıya bir çıkış kapısı bıraktı. Türk makamlarının izniyle, transfer bekleyen tutarın tamamı ya da bir kısmı lira olarak Türkiye’de yatırım veya başka harcamalar için kullanılabiliyordu. Merkez Bankası’nın konumu da açıkça sınırlandırıldı: banka yalnızca Türk hükümetinin ajanı sıfatıyla hareket edecek, anlaşmadan doğan hiçbir yükümlülüğü üstlenmeyecekti. Geçici uygulama protokolü imza günü yürürlüğe girdi, Hollanda ve Belçika kendi anayasal onay süreçlerini şart koştu, ilk onay belgesi ise 10 Ağustos 1959’da Fransa tarafından tevdi edildi.
Alacaklıların payları ve İngiliz üstünlüğü
Anlaşmanın ekindeki cetvel, ilk iki yıllık transferin ülkeler arasında nasıl bölüşüleceğini gösterir ve dolayısıyla Türkiye’nin kime ne kadar borçlu olduğunun en güvenilir göstergesidir. Lüksemburg, Norveç ve Portekiz için ilk üç yılda yıllık transferin toplam yüzde 2’si ayrıldı, geri kalan tutar aşağıdaki oranlarla dağıtıldı. Danimarka üçüncü yıllık transferden itibaren dağıtıma dahil oldu.
| Alacaklı ülke | Pay (yüzde) | 1. yıl (bin dolar) | 2. yıl (bin dolar) |
|---|---|---|---|
| İngiltere | 28,294 | 4.159 | 5.546 |
| Almanya | 22,635 | 3.327 | 4.436 |
| ABD | 18,021 | 2.649 | 3.532 |
| Fransa | 8,732 | 1.284 | 1.711 |
| İtalya | 7,175 | 1.055 | 1.406 |
| Belçika | 5,373 | 791 | 1.054 |
| Hollanda | 4,321 | 635 | 847 |
| İsveç | 2,111 | 310 | 414 |
| Avusturya | 2,077 | 305 | 407 |
| İsviçre | 1,261 | 185 | 247 |
Tablonun söylediği şey nettir. İngiltere, Türkiye’nin en büyük ticari alacaklısıydı ve payı Almanya’nın yaklaşık 6 puan üzerindeydi. İngiltere ile Almanya birlikte alacağın yarısını, bu ikisine ABD eklendiğinde yaklaşık üçte ikisini elinde tutuyordu. Faiz oranında İngiliz sertliğinin neden belirleyici olduğu ve petrol borçlarında neden ayrı bir İngiliz yaklaşımının doğduğu, bu dağılıma bakıldığında daha anlaşılır hale gelir. En büyük alacaklı, konferansın çizgisini de belirler.
Tutarı henüz sayılmamış bir borcun yeniden yapılandırılması
Anlaşmanın en dikkat çekici özelliği metinde olmayan şeydir. 11 Mayıs 1959 tarihli belge hiçbir yerde yeniden yapılandırılan toplam borcu rakamla vermez. Yıllık transfer tutarlarını, dağıtım oranlarını, faizi ve takvimi belirler, ama ana parayı belirlemez. Bunun nedeni bilgi eksikliğidir. Anlaşmanın bilgi değişimini düzenleyen maddesi, 5 Ağustos 1958 ve imza tarihi itibarıyla transfer bekleyen toplam tutarları gösteren cetvellerin mümkün olan en kısa sürede ve her halükarda 1 Ocak 1961’den önce hazırlanmasını öngörür.
Bu, imzadan yaklaşık 19 ay sonrasına işaret eden bir tarihtir. Yani taraflar, borcun toplam büyüklüğünü henüz kesin olarak bilmedikleri bir noktada ödeme planını bağıtladılar ve sayımı sonraya bıraktılar. Alman heyetinin 2.000 alacaklıyı taraması, İngiliz alacağının bir bölümünün zaten devlet garantisi yoluyla el değiştirmiş olması ve Türk tarafındaki kayıtların dağınıklığı bir araya geldiğinde, konferansın neden 7,5 ay sürdüğü ve neden ayrı bir istatistik çalışma grubu kurulduğu anlaşılır.
Türkiye’nin ödeme kapasitesi ise aynı dönemde çok daha net biçimde bilinmekteydi. Ocak 1959’da OEEC ve IMF heyetlerinin Türkiye’den ayrılmasının ardından Ankara’dan Washington’a çekilen telgraf, Türk hükümetinin 1959 ödemeler dengesi projeksiyonunu gerçekçi bulduğunu ve bu projeksiyona göre tüm sermaye yükümlülüklerinin servisi için yaklaşık 50 milyon dolar ayrılabileceğini bildiriyordu. İlk yıl transferinin 15 milyon dolarda tutulması, bu kapasitenin doğrudan bir sonucudur.
Petrol ve rafinerinin borç takvimiyle kesişmesi
1954’te çıkarılan 6326 sayılı Petrol Kanunu ile arama ve üretim alanı yabancı sermayeye açılmış, aynı yıl Türkiye Petrolleri kurulmuştu. İlk sondaj 1956’da Garzan-17 kuyusunda yapıldı, ilk keşif 1958’de Germik-1 sahasında geldi. Rafineri tarafında ise tek tesis Batman’daydı ve yıllık 330 bin tonluk kapasitesi ülkenin ihtiyacının küçük bir bölümünü karşılıyordu. Borç konferansının toplandığı yıllar, tam da bu yapının değiştiği yıllardır.
Anlaşmanın imzalanmasından sonraki üç yıl içinde Türkiye’nin rafinaj kapasitesi bambaşka bir düzeye çıktı. Türkiye Petrolleri 1960’ta bir ABD şirketiyle ortaklık kurarak İstanbul Petrol Rafinerisi’ni oluşturdu; İzmit’te yıllık 1 milyon ton kapasiteli tesis 1961’de, Mersin’de yıllık 3,2 milyon ton kapasiteli tesis ise 1962’de devreye girdi. Batman’ın kapasitesinin 10 katından fazlası üç yıl içinde eklenmişti.
Burada dikkatli olmak gerekir. Eldeki belgeler bu yatırımlar ile borç anlaşması arasında doğrudan bir nedensellik kurmaz ve böyle bir bağ kurmak için yeterli kanıt yoktur. Ancak anlaşmanın kurduğu hukuki çerçeve dikkat çekicidir: alacaklı, transfer bekleyen tutarını Türk makamlarının izniyle lira olarak Türkiye’de yatırıma dönüştürebiliyordu. Dövize çevrilmeyi 12 yıl bekleyecek bir alacağın aynı ülkede sabit tesise dönüştürülmesi alacaklı açısından rasyonel bir tercihtir. Ürün ithalatını yerli rafinajla ikame etmek ise borçlu açısından döviz tasarrufudur. İki tarafın çıkarının kesiştiği bu nokta, 1960’ların başındaki rafineri dalgasının arka planını okurken göz ardı edilmemesi gereken bir unsurdur.
Paris Kulübü kronolojisinde Türkiye’nin gerçek yeri
Türkiye’nin 1958-1959 vakası zaman zaman Paris Kulübü’nün ilk dosyası olarak anılır. Bu doğru değildir. Kulübün kendi kronolojisine göre ilk anlaşma 16 Mayıs 1956’da Arjantin ile imzalanmıştır ve kurumun doğuş noktası budur. Türkiye vakası erken örneklerden biridir, ancak Paris Kulübü formatında değil, OEEC çatısı altında ve tamamen ayrı bir hukuki mimariyle yürütülmüştür. Bu ayrımı korumak olayın kendi ağırlığını küçültmez; tam tersine, hangi kurumsal geleneğin nereden geldiğini doğru görmeyi sağlar.
Çıkarılacak sonuç
1958-1959 Türkiye dosyası, egemen borç yeniden yapılandırmasının açıkça siyasi biçimde fiyatlandığı ilk büyük örneklerdendir. Faiz oranı borçlunun ödeme kapasitesine göre değil, borçlu ülkenin kamuoyuna sunulabilecek bir gerekçe üretme ihtiyacına göre çözülmüştür. Alacak sınıfları eşit muamele görmemiş, petrol borçları ayrı bir başlık olarak ele alınmıştır. Alacaklı hükümetler kendi ihracatçılarının zararını üstlenerek özel bir ticari alacağı devletlerarası bir alacağa dönüştürmüştür. Bu üç unsur bugünkü resmi alacaklı mimarisinin erken bir görüntüsüdür ve hepsi Türkiye üzerinden denenmiştir.
Geriye kalan
Anlaşmanın imzalanmasından 12 ay sonra Türkiye’de hükümet değişti ve 1959 sonunda bütçe disiplini gevşemeye başladı. Ancak 1958’den 1959 sonuna kadar istikrar programının uygulanması ABD değerlendirmelerinde birçok bakımdan tatmin edici bulunmuştur. Aynı değerlendirmelerde en belirgin eksiklik olarak yatırım planlaması ve koordinasyon gösterilmiştir. Washington’daki Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Ocak 1959 toplantısında dönemin ABD Hazine Bakanı, benzer güçlükteki ülkelerin kıt kaynaklarını hiçbir yere çıkmayan geniş bulvarlar gibi gösterişli projelere harcadığını söyleyerek Türkiye’yi örnek vermiştir. Bu cümlenin bir toplantı tutanağına geçmesi, borç masasında karşılıklı güvenin hangi düzeyde olduğunu gösterir.
Türkiye açısından 1958-1959’un asıl mirası rakamlarda değil, kurulan hafızadadır. Bir ülkenin dış borcunu tek bir masada, alacaklıların kendi aralarında önceden anlaştıkları bir çerçevede yeniden yazma pratiği, o tarihten sonra tekrar tekrar karşımıza çıkacaktır. 1980 yazında OECD çatısı altında yürütülen Türk borç yeniden yapılandırma müzakerelerinde, daha önce yeniden yapılandırılmış borçların tekrar kapsama alınıp alınmayacağı sorusu görüşmeleri bir ay boyunca kilitlemişti ve tartışma yine siyasi bir çerçevede çözülmüştü. Aradan geçen 21 yıl, masanın kurulma mantığını değiştirmemişti.
1959’da Paris’te imzalanan metin, Türkiye’nin ihracat gelirlerine el konulması fikrini genel kural olarak reddetmeyi başardı. Merkez Bankası’nın yalnızca ajan sıfatıyla hareket edeceği, kendi bilançosunda yükümlülük taşımayacağı yazıldı. Borç servisi 12 yıla, ağırlığı arkaya atılacak biçimde yayıldı. Buna karşılık faiz oranı, ödeme sırası, hangi alacaklının önce ödeneceği ve hangi borç sınıfının ayrı ele alınacağı gibi kararların hiçbiri Ankara’da alınmadı. Bir ülkenin ödeme kapasitesinin belgelerde 50 milyon dolar olarak yazıldığı bir yılda, o kapasitenin nasıl bölüştürüleceğine başka başkentlerde karar veriliyordu. Dış borç meselesinin bir muhasebe konusu değil, bir egemenlik konusu olduğu tespiti, bu belgelerin en kalıcı katkısıdır.
Kaynaklar
ABD Dışişleri Bakanlığı — Foreign Relations of the United States, 1958-1960, Cilt X, Bölüm 2, Türkiye dosyası. 314 sayılı editoryal not; 315 ve 326 sayılı Ankara telgrafları; 317 sayılı görüşme tutanağı; 319 sayılı dosya notu (17 Ekim 1958, gizli); 320 sayılı Londra telgrafı (23 Ekim 1958, gizli ve öncelikli); 321 ve 322 sayılı Harekat Koordinasyon Kurulu raporları (çok gizli ve gizli); 325 sayılı editoryal not; 352 sayılı Harekat Koordinasyon Kurulu raporu.
Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı — Türkiye’de mukim kişilerin ticari borçlarına ilişkin anlaşma, ek ve geçici uygulama protokolü. Paris, 11 Mayıs 1959. Fransızca ve İngilizce asıl metinler, Hollanda Krallığı resmi antlaşma külliyatı.
Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Konseyi — Türkiye istikrar programına ilişkin kararlar. 29 Temmuz 1958 ve 30 Ocak 1959.
Paris Kulübü — Kurumsal tarihçe ve ilk anlaşma kaydı.
Türkiye Petrolleri — Kurumsal tarihçe; 6326 sayılı Petrol Kanunu; Batman, İzmit ve Mersin rafinerilerinin devreye alınma tarihleri ve kapasiteleri.
ABD Dışişleri Bakanlığı — Foreign Relations of the United States, 1977-1980, Cilt XXI, 153 sayılı belge. 1980 Türk borç yeniden yapılandırma müzakereleri.
Bu makalede yer alan bilgi ve değerlendirmeler yalnızca bilgilendirme amacıyla sunulmaktadır; yatırım danışmanlığı veya alım-satım tavsiyesi niteliği taşımaz. Yatırım danışmanlığı sözleşme çerçevesinde sunulmaktadır. Geçmiş performans gelecekteki sonuçların güvencesi değildir. Veriler kamuya açık kaynaklardan derlenmiş olup doğruluk konusunda garanti verilmemektedir. Bu içeriğe dayanılarak alınan kararların sonuçlarından okuyucu şahsen sorumludur.
petrolandeco.com · Enerji Ekonomisi ve Küresel Piyasalar