En Alt Gelir Grubuna Doğrudan Para Vermek.
En Alt Gelir Grubuna Doğrudan Para: Paraya Erişim, Eşitsizlik ve Dağınık Sosyal Yardımın Sınırları
Yoksulluk çoğu zaman bir gelir eksikliği olarak anlatılır. Oysa en alt gelir grubunun yaşadığı şey bundan daha incedir: para ona geç ulaşır, pahalı ulaşır, parça parça ulaşır ve çoğu zaman para olarak değil, başkasının onun adına seçtiği bir mal, bir kupon ya da bir indirim olarak ulaşır. Bu yazı, insanlığın yazıyı kullanmaya başladığı ilk yüzyıllardan bugünün rastgele kontrollü deneylerine kadar aynı soruyu takip ediyor: en alttakine yardım etmenin en etkili yolu, ona doğrudan para vermek midir? Kanıtların büyük çoğunluğu aynı yönü gösteriyor.
Paraya Ulaşım Sorunu Nedir: Gelirin Değil Erişimin Yoksulluğu
İktisat ders kitapları parayı herkesin aynı koşullarda eriştiği tarafsız bir araç gibi ele alır. Gerçek hayatta öyle değildir. Bir hanenin parayla ilişkisini yalnızca ne kadar kazandığı belirlemez; parayı ne zaman aldığı, nerede tuttuğu, beklenmedik bir masrafta ne kadar hızlı bulabildiği ve borç almak zorunda kaldığında bunun ona kaça mal olduğu da belirler. Paraya ulaşım sorunu dediğimiz şey bu 4 boyutun toplamıdır ve en alt gelir grubunda dördü birden aynı anda daralır.
İlk boyut hesabın kendisidir. Dünya Bankası’nın 2025 tarihli Global Findex araştırmasına göre dünyada yetişkinlerin %79’u bir banka ya da mobil para hesabına sahip, ama 1,3 milyar yetişkin hâlâ hiçbir hesaba sahip değil. Araştırmanın en çarpıcı bulgusu, hesap sahibi olmamanın en yaygın gerekçesinin yetersiz para olmasıdır. Yani hesap, paranın yokluğunu gidermek için gereken araçtır, ama o aracın kapısında yine paranın yokluğu bekler. Bu döngü, paranın en çok gerektiği yerde dolaşım sisteminin en zayıf olduğu anlamına gelir.
İkinci boyut tampondur. Gelişmiş ekonomilerde bile en alttakilerin elinde beklenmedik bir şoka karşı nakit yastık yoktur. ABD Merkez Bankası’nın hanehalkı refahı anketine göre 2024’te yetişkinlerin %63’ü 400 dolarlık beklenmedik bir masrafı nakitle ya da ay sonunda tamamen ödenecek bir kartla karşılayabileceğini söylüyor. Bu oran 2013’te %50’ydi. Dünyanın en büyük ekonomisinde yetişkinlerin yaklaşık 3’te 1’inden fazlası, bir araba tamiri ya da bir diş tedavisi karşısında borçlanmak, bir eşyasını satmak ya da ödememek arasında seçim yapmak zorunda.
Üçüncü boyut, paranın yoksula daha pahalıya gelmesidir. Literatürde yoksulluk primi diye anılan bu durumun en açık örneği ABD’deki maaş günü kredileridir. ABD Tüketici Finansal Koruma Bürosu’nun incelemesine göre tipik bir maaş günü kredisinde her 100 dolar için 15 dolar ücret alınır ve vade 2 haftadır. Bu basit görünen ücret yıllığa çevrildiğinde %391’lik bir efektif orana denk gelir: 100 dolar için 2 haftada ödenen 15 dolar, yılın 26 küsur 2 haftalık dönemiyle çarpıldığında 391 dolara ulaşır. Varlıklı bir hane aynı 100 doları kredi kartı limitinden ya da mevduatından bedavaya yakın bir maliyetle bulurken, en alttaki hane aynı ihtiyaç için kat kat fazlasını öder. Gelir eşitsizliği, böylece para fiyatındaki eşitsizlikle kendini yeniden üretir.
| 100 dolar başına ücret | Vade | Yıllığa çevrilmiş oran | Hesap |
|---|---|---|---|
| 10 dolar | 14 gün | %261 | 0,10 × 365 / 14 |
| 15 dolar (tipik) | 14 gün | %391 | 0,15 × 365 / 14 |
| 20 dolar | 14 gün | %521 | 0,20 × 365 / 14 |
Dördüncü boyut zamanlamadır ve belki de en az konuşulanıdır. Gelir düzensiz geldiğinde, ayın son haftası ile ilk haftası arasında aynı hane 2 farklı ekonomik varlığa dönüşür. Bu farkın yalnızca cüzdanda değil zihinde de yaşandığını gösteren en güçlü kanıt, Science dergisinde 2013’te yayımlanan bir çalışmadan geliyor.
Kıtlığın Zihindeki Vergisi: Hasattan Önce ve Sonra Aynı Çiftçi
Araştırmacılar Hindistan’da yıllık gelirinin en az %60’ını tek bir hasattan elde eden 464 şeker kamışı çiftçisini inceledi. Bu çiftçiler hasattan hemen sonra görece varlıklı, hasattan hemen önce ise yoksuldur; rehin verilen eşyalar ve alınan borçlar hasat öncesinde belirgin biçimde artar. Aynı kişilere hasat öncesinde ve sonrasında aynı bilişsel testler uygulandı. Sonuç açıktı: aynı çiftçiler hasat sonrasında her 2 testte de daha iyi performans gösterdi. Hasat tarihleri çiftçiler arasında rastgele dağıldığı için fark yorgunluğa ya da mevsime bağlanamıyordu. Araştırmacıların yorumu, yoksulluğun kendisinin zihinsel kapasiteyi tükettiği yönündeydi: para sıkıntısı, kişinin dikkatini sürekli olarak kendine çeken bir arka plan yükü yaratıyor.
Bu bulgu tezimiz için kritik bir halkadır. Dağınık sosyal yardım sistemleri, yardımı alacak kişiden belge toplamasını, farklı kurumlara başvurmasını, kupon tarihlerini takip etmesini, hangi yardımın hangi koşulla kesileceğini hesaplamasını bekler. Yani zaten zihinsel kapasitesi kıtlık tarafından tüketilmiş birine, en ağır idari yükü yükler. Düzenli, öngörülebilir ve doğrudan hesaba yatan bir nakit transferi ise bu yükün büyük kısmını ortadan kaldırır. Kenya’da yürütülen ve Quarterly Journal of Economics’te 2016’da yayımlanan rastgele kontrollü deney bu noktada tamamlayıcı bir bilgi veriyor: koşulsuz nakit alan hanelerin aylık tüketimi, transfer başladıktan 9 ay sonra satın alma gücü paritesiyle 158 dolardan 193 dolara, yani yaklaşık %22 yükseldi ve psikolojik iyi oluşta büyük artışlar ölçüldü. Aynı çalışma, aylık ödemelerin gıda güvenliğini, toplu ödemelerin ise dayanıklı mal alımını daha çok artırdığını buldu. Araştırmacılar bunu hanelerin tasarruf ve kredi kısıtı altında yaşadığının işareti olarak okudu. Başka bir deyişle, yoksul hane parayı biriktirip zamana yayamadığı için paranın hangi ritimle geldiği, ne kadar geldiği kadar önemlidir.
Kıtlık yalnızca cüzdanı değil dikkati de boşaltır. Dağınık yardım sistemleri ise en ağır evrak yükünü, dikkati en çok tükenmiş olana yükler.
Kil Konilerden Bronz Levhalara: Arkeolojik Yazıtlarda Yoksul ve Para
En alttakinin paraya ve geçim araçlarına erişimi meselesi, modern refah devletinin icadı değildir. Elimizdeki en eski yazılı örneklerden biri, yaklaşık MÖ 2350’de Sümer şehir devleti Lagaş’ı yöneten Urukagina’nın kil konilere yazdırdığı reform metinleridir. Bu metinlerde dul ve yetimlerin güçlülerin insafına bırakılmayacağı ilan edilir; yoksulun malını almak isteyen varlıklı kişinin bedeli gümüşle ödemesi gerektiği, yoksul satmak istemezse zorlanamayacağı yazılır. Metin, özgürlük anlamına gelen amargi kelimesinin yazılı tarihte ilk kez görüldüğü belge olarak kabul edilir. Dikkat çekici olan şudur: insanlığın ilk özgürlük metinlerinden biri, aslında zayıfın piyasada nasıl ödeme alacağını düzenleyen bir ödeme kuralıdır. Gümüşle ödeme şartı, yoksulun emeğinin ya da malının karşılığını takas, angarya veya hizmet olarak değil, dolaşımdaki değer ölçüsü olarak almasını güvenceye alır.
Mısır’dan gelen bir papirüs, ayni ödemeye bağımlı yaşamanın kırılganlığını belgeliyor. Torino Mısır Müzesi’nde 1880 katalog numarasıyla saklanan ve tarihteki ilk belgelenmiş grev kaydı olarak bilinen papirüs, III. Ramses’in saltanatının 29. yılında, yaklaşık MÖ 1157’de Deir el-Medine’deki kraliyet mezarı işçilerinin tahıl tayınlarının ödenmemesi üzerine işi bıraktığını anlatır. Bu işçiler ücretlerini para olarak değil, merkezi ambarlardan dağıtılan tahıl olarak alıyordu. Ambar aksadığında, ellerinde başka bir alım gücü olmadığı için doğrudan açlıkla yüz yüze kaldılar. Papirüs, ayni bir ödeme sisteminin tek bir merkezî tıkanıklıkta nasıl çöktüğünü 3.000 yılı aşkın bir mesafeden gösteriyor.
Antik Yunan’da ise doğrudan dağıtımın belki de ilk önerisi karşımıza çıkar. Herodotos, Tarihler’in 7. kitabında Atinalıların Laurion gümüş madenlerinden gelen büyük geliri kendi aralarında kişi başı 10 drahmi olarak paylaşmaya hazırlandığını, ancak Themistokles’in onları bu paylaşımdan vazgeçirip parayı 200 gemilik bir donanmaya yönlendirdiğini anlatır. Bu karar Salamis’e giden yolu açtı ve tarih onu haklı çıkardı. Ama sahnenin kendisi önemlidir: bir kamu kaynağından gelen rantın vatandaşlar arasında eşit pay olarak dağıtılması fikri, MÖ 5. yüzyılda zaten masadaydı. Bugün Alaska’nın petrol gelirlerinden her yıl her sakine ödediği temettü, aynı fikrin 2.500 yıl sonraki halidir.
Roma, ayni ve nakdi dağıtımın yan yana denendiği büyük bir laboratuvardır. Bir yanda tahıl dağıtımı vardır: önce indirimli, sonra bedava hale gelen ve kalabalık bir alıcı listesini besleyen bir ayni yardım sistemi. Diğer yanda congiarium adı verilen doğrudan nakit dağıtımları vardır. Augustus’un kendi icraatını anlattığı Res Gestae metninin 15. bölümünde bu dağıtımlar tek tek sayılır: babasının vasiyeti uyarınca Roma halkından her erkeğe 300 sesterces, ardından savaş ganimetinden ve kendi servetinden farklı yıllarda kişi başı 400’er sesterces. Metne göre bu dağıtımlar hiçbir zaman 250.000 kişiden azına ulaşmadı; MÖ 5’teki dağıtımda ise kentli halktan 320.000 kişiye 60’ar denarius, yani 240’ar sesterces verildi. Basit bir çarpımla, 250.000 kişiye 400 sesterces tek seferde 100 milyon sesterces, 320.000 kişiye 240 sesterces ise 76,8 milyon sesterces eder.
| Yıl | Kaynak ve kapsam | Kişi başı | Alıcı sayısı | Toplam (hesaplanan) |
|---|---|---|---|---|
| MÖ 44 | Babasının vasiyeti | 300 | En az 250.000 | En az 75 milyon |
| MÖ 29 | Savaş ganimeti | 400 | En az 250.000 | En az 100 milyon |
| MÖ 24 | Kendi serveti | 400 | En az 250.000 | En az 100 milyon |
| MÖ 11 | Kendi adına, 3. kez | 400 | En az 250.000 | En az 100 milyon |
| MÖ 5 | Kentli halk | 240 | 320.000 | 76,8 milyon |
| MÖ 2 | Tahıl listesindekiler | 240 | 200.000’den biraz fazla | 48 milyondan biraz fazla |
Roma’nın belki de en zarif sosyal politika belgesi ise 1747’de Kuzey İtalya’daki Veleia’da tarlayı süren çiftçilerin bulduğu bronz levhadır. Yaklaşık 1,38 metreye 2,86 metre boyutlarıyla antik dünyadan kalan en büyük bronz yazıt olarak kabul edilen bu Tabula Alimentaria, İmparator Traianus döneminde 2. yüzyılın başında kurulan alimenta sistemini kaydeder. Mekanizma şaşırtıcı derecede moderndir: imparatorluk hazinesi bölgedeki toprak sahiplerine arazileri karşılığında ipotekli kredi verir, toprak sahipleri bu kredi üzerinden %5 faiz öder ve toplanan faiz yoksul ailelerin çocuklarına aylık nakit yardım olarak dağıtılır. Levhaya göre meşru erkek çocuklar ayda 16, kız çocuklar 12 sesterces alıyordu. Bugünün diliyle bu, bir vakıf fonunun getirisinden finanse edilen, hedefli ve düzenli bir çocuk yardımıdır. Parma Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen levha, devletin en alttakine doğrudan ve aylık ödeme yapma fikrinin neredeyse 2.000 yıllık olduğunu gösteriyor.
| Yararlanan | Aylık (sesterces) | Yıllık (hesaplanan) |
|---|---|---|
| Meşru erkek çocuk | 16 | 192 |
| Meşru kız çocuk | 12 | 144 |
| Meşru olmayan erkek çocuk | 12 | 144 |
| Meşru olmayan kız çocuk | 10 | 120 |
| Dönem ve yer | Belge | Biçim | Bugüne bıraktığı ders |
|---|---|---|---|
| MÖ 2350 dolayı, Lagaş | Urukagina reform konileri | Gümüşle ödeme zorunluluğu | Zayıfın karşılığı dolaşımdaki değerle ödenmeli |
| MÖ 1157 dolayı, Deir el-Medine | Torino Grev Papirüsü | Ayni tahıl ücreti | Merkezî ayni sistem tek tıkanıklıkta açlığa döner |
| MÖ 483 dolayı, Atina | Herodotos, Tarihler 7.144 | Kişi başı 10 drahmi önerisi | Kamu rantını eşit pay olarak dağıtma fikri |
| MÖ 44 ile MÖ 2 arası, Roma | Res Gestae, Ankara kopyası | Kişi başı 240 ile 400 sesterces | 250.000 kişiyi aşan doğrudan nakit dağıtımı |
| 2. yüzyıl başı, Veleia | Tabula Alimentaria | Aylık 16 ve 12 sesterces | Fon getirisiyle finanse edilen hedefli çocuk yardımı |
| 1982’den bugüne, Alaska | Kalıcı Fon Temettüsü | Yıllık eşit nakit | Laurion fikrinin petrol çağındaki karşılığı |
Antropolojinin Gözünden: Hediye, Sadaka ve Hak Edilen Pay
Antropoloji, yardımın biçiminin içeriği kadar önemli olduğunu uzun zamandır söylüyor. Marcel Mauss 1925’te yayımlanan Armağan Üzerine Deneme’sinde, karşılıksız gibi görünen hediyenin aslında alanı borçlandıran, bir hiyerarşi kuran ve karşılık bekleyen bir toplumsal ilişki olduğunu gösterdi. Bu çerçeveden bakıldığında ayni yardım, verenin alanın neye ihtiyaç duyduğuna karar verdiği bir hediye biçimidir ve alanı sürekli olarak bağımlı konumda tutar. Kömür yardımı, gıda kolisi, kupon ya da belirli bir markette geçerli kart, yardım alanın kendi ihtiyaçlarını en iyi kendisinin bildiği varsayımını reddeder.
Avcı toplayıcı topluluklar üzerine yapılan saha çalışmaları farklı bir paylaşım mantığını kayda geçirdi. Avustralya yerlileri üzerine çalışmalarıyla tanınan antropologların talebe dayalı paylaşım adını verdiği bu düzende, kaynağa ihtiyaç duyan kişi onu bir lütuf olarak beklemez, payını talep eder; paylaşım cömertlik değil, topluluğun ortak kaynağı üzerindeki bir hakkın kullanılmasıdır. Güney Afrika’daki sosyal hibe programlarını inceleyen antropoloji literatürü, 2015’te Duke Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan Bir Adama Balık Ver başlıklı çalışmayla, aynı düşünceyi modern devletin nakit transferlerine taşıdı: düzenli nakit ödeme, yardım alanı bir sadaka nesnesi olmaktan çıkarıp ulusal zenginlikten hak edilen bir payın sahibi haline getirebilir.
İslam geleneği de bu ayrımın farkındaydı. Kur’an’da Tevbe suresinin 60. ayeti zekâtın kimlere verileceğini 8 sınıf halinde sayar ve fakirler ile yoksullar bu listenin başındadır. Zekât, tanımı gereği bir mülkiyet transferidir; malı alan kişi onu dilediği gibi kullanır. Osmanlı’da ise tablo ikiye ayrılır. İmaretler ve vakıf aşevleri büyük ölçüde ayni yardım üretirken, nakit vakıfları ve doğrudan para dağıtımları da yan yana var oldu. Avrupa’da 1526’da Brugge’de yazılan Yoksullara Yardım Üzerine adlı eserinde Juan Luis Vives, dağınık kilise ve lonca sadakasının yerine şehir yönetiminin kaydını tuttuğu, düzenli ve merkezî bir yardım sistemini savundu. Ondan 10 yıl önce Thomas More, Ütopya’da hırsızları asmakla suçu önleyemeyeceğini, insanlara geçimlerini sağlayacak bir yol sunmanın çok daha akıllıca olacağını yazmıştı. Yani dağınık yardıma karşı düzenli ve doğrudan bir geçim güvencesi fikri, Avrupa düşüncesinde de 500 yıllıktır.
Felsefi Temel: Platon’dan Paine’e, Rawls’tan Friedman’a
Felsefe tarihinde servet dağılımının siyasi istikrarla ilişkisi erkenden fark edildi. Platon Yasalar’da ideal kentte en varlıklı yurttaşın servetinin en yoksulunkinin 4 katını geçmemesi gerektiğini önerdi ve bu sınırı, en alttakine ayrılan temel toprak payının üzerine kurdu. Platon için mesele yoksulun merhamet görmesi değil, kentin bölünmemesiydi. Aristoteles Politika’da aynı kaygıyı farklı biçimde dile getirdi: yoksulluğun isyan ve suçun kaynağı olduğunu, güçlü bir orta kesimin olmadığı kentlerde zenginlerle yoksullar arasındaki çatışmanın siyaseti yuttuğunu yazdı. Her ikisinde de en alt gelir grubunun durumu, ahlaki bir sorun olmadan önce bir istikrar sorunudur.
Doğrudan nakit fikrinin modern felsefi kurucusu Thomas Paine’dir. 1797’de yayımladığı Tarımsal Adalet adlı risalede, toprağın özel mülkiyete dönüşmesiyle herkesin doğal mirasından mahrum kaldığını, bu nedenle bir ulusal fon kurulması gerektiğini savundu. Fon, 21 yaşına giren her kadın ve erkeğe hayata başlaması için tek seferlik 15 sterlin, 50 yaşını geçen herkese ise ömür boyu yıllık 10 sterlin ödeyecekti. Paine bunu sadaka olarak değil, tazminat olarak tanımladı. Bu ayrım bugünkü tartışmanın da çekirdeğidir: nakit transferi, yoksulun eksikliğini gideren bir lütuf mu, yoksa ortak zenginlikten hak ettiği payın iadesi mi?
20. yüzyılda bu soruya siyasi yelpazenin 2 ucundan birbirine şaşırtıcı ölçüde benzeyen cevaplar geldi. John Rawls 1971’de Bir Adalet Teorisi’nde fark ilkesini ortaya koydu: eşitsizlikler ancak toplumun en dezavantajlı üyesinin durumunu iyileştirdiği ölçüde meşrudur. Amartya Sen, gelirin kendi başına amaç değil, insanın değer verdiği hayatı sürdürme yeteneğinin aracı olduğunu vurgulayan yetkinlik yaklaşımını geliştirdi; ona göre yoksulluk, seçenek alanının daralmasıdır. Öbür uçta Milton Friedman 1962’de Kapitalizm ve Özgürlük’te, birbirinden kopuk düzinelerce refah programının yerine tek bir negatif gelir vergisi önerdi: geliri belli bir eşiğin altında kalan herkese devlet aradaki farkın bir kısmını nakit olarak ödeyecekti. Friedman’ın gerekçesi verimlilik ve bürokrasinin küçültülmesiydi. Friedrich Hayek de Hukuk, Yasama ve Özgürlük’ün 1979’da çıkan 3. cildinde, piyasanın dışında herkese asgari bir gelir güvencesi sağlanmasını özgür bir toplumla uyumlu buldu.
Bu yakınlaşma tesadüf değildir. Sol, doğrudan nakdi insan onuru ve seçme özgürlüğü nedeniyle savunur; sağ ise devletin insanlara ne tüketeceklerini dayatmasını ve dağınık programların doğurduğu bürokrasiyi reddettiği için. İki gelenek farklı yollardan aynı sonuca varır: en alttakine yardımın en az paternalist ve en az israflı biçimi, ona doğrudan para vermektir.
| Düşünür | Dönem | Eser | Yaklaşım |
|---|---|---|---|
| Platon | MÖ 4. yüzyıl | Yasalar | En zengin, en yoksulun 4 katını geçmemeli |
| Aristoteles | MÖ 4. yüzyıl | Politika | Yoksulluk isyan ve suçun kaynağı, orta kesim istikrar sağlar |
| Thomas More | 1516 | Ütopya | Cezalandırma yerine geçim yolu |
| Juan Luis Vives | 1526 | Yoksullara Yardım Üzerine | Dağınık sadaka yerine kayıtlı, düzenli yardım |
| Richard Cantillon | 1755 | Ticaretin Genel Doğası | Yeni paranın giriş noktası bölüşümü belirler |
| Thomas Paine | 1797 | Tarımsal Adalet | 21 yaşta 15 sterlin, 50 yaş sonrası yıllık 10 sterlin |
| John Maynard Keynes | 1936 | Genel Teori | Ek gelirin harcanan kısmı alıcıya bağlı |
| Karl Polanyi | 1944 | Büyük Dönüşüm | Ücrete bağlı tamamlayıcı yardımın eleştirisi |
| Milton Friedman | 1962 | Kapitalizm ve Özgürlük | Dağınık programlar yerine negatif gelir vergisi |
| John Rawls | 1971 | Bir Adalet Teorisi | Eşitsizlik ancak en dezavantajlıya yararsa meşru |
| Friedrich Hayek | 1979 | Hukuk, Yasama ve Özgürlük | Piyasa dışında asgari gelir güvencesi |
Makroekonomik Mekanizma: Para Sisteme Nereden Girer?
Richard Cantillon’un 1755’te yayımlanan Ticaretin Genel Doğası Üzerine Deneme’si, yeni paranın ekonomiye tek bir anda ve herkese eşit biçimde girmediğini ilk kez sistematik olarak anlattı. Para sisteme belirli bir noktadan girer; ona ilk dokunanlar fiyatlar henüz yükselmeden harcar ve kazanır, en son ulaşanlar ise yükselmiş fiyatlarla karşılaşır. Bu gözlem bugün Cantillon etkisi olarak anılıyor ve doğrudan nakit tezinin makroekonomik omurgasını oluşturuyor.
Modern ekonomilerde yeni para ağırlıklı olarak bankacılık sistemi, kredi kanalı ve varlık piyasaları üzerinden dolaşıma girer. Faizler düştüğünde ya da merkez bankası bilanço büyüttüğünde ilk yükselen şey hisse senedi, tahvil ve gayrimenkul fiyatlarıdır. Bu varlıkların kimin elinde olduğuna baktığımızda tablo netleşir. ABD Merkez Bankası’nın dağılımsal finansal hesaplarına göre 2025’in 3. çeyreğinde net servetin %31,7’si en üst %1’in, yalnızca %2,5’i ise nüfusun alt yarısının elindeydi. Dolar cinsinden bu, yaklaşık 54,8 trilyon dolara karşı 4,25 trilyon dolar demektir. Kişi başına çevrildiğinde fark daha da çarpıcıdır: en üst %1’deki ortalama bir hane, alt yarıdaki ortalama bir haneye göre yaklaşık 634 kat fazla net servete sahiptir. Alt yarının hisse senedi ve yatırım fonlarındaki payı ise yalnızca %1,1’dir. Dolayısıyla varlık fiyatları üzerinden işleyen her parasal genişleme, mekanik olarak en çok varlığı olana en çok kazandırır.
| Dilim | Net servet payı | Net servet (trilyon dolar) | Hisse ve fon payı |
|---|---|---|---|
| En üst %1 | %31,7 | 54,8 | Veri tabloda yok |
| Alt %50 | %2,5 | 4,25 | %1,1 |
| Oran (üst %1 / alt %50) | 12,7 kat | 12,9 kat | Hesaplanan |
Doğrudan nakit transferi bu giriş noktasını tersine çevirir. Para sisteme varlık piyasasından değil, en alttaki hanenin hesabından girer. Bunun neden farklı sonuç doğurduğunu John Maynard Keynes 1936’da Genel Teori’de tanımladığı marjinal tüketim eğilimiyle açıkladı: ek bir liranın ne kadarının harcanacağı, kimin cebine girdiğine bağlıdır. Varlıklı hane ek gelirin büyük kısmını biriktirir, nakit kısıtı altındaki hane ise harcar. 2008’de ABD’de yaklaşık 130 milyon kişiye gönderilen teşvik ödemelerini ödeme tarihlerinin rastgele dağılımından yararlanarak inceleyen ve American Economic Review’da 2013’te yayımlanan çalışma, hanelerin ödemelerin %12 ile %30’unu 3 ay içinde dayanıksız tüketime, dayanıklı mallarla birlikte toplamda %50 ile %90’ını harcadığını buldu. Tepkinin anlamlı ve güçlü olduğu gruplar arasında düşük gelirli haneler öne çıkıyordu. Brookings Enstitüsü’nde 2014’te sunulan bir başka çalışma ise ABD hanelerinin yaklaşık 3’te 1’inin elden ağıza yaşadığını, yani gelirindeki her değişikliği neredeyse doğrudan tüketimine yansıttığını gösterdi.
Bu mekanizmanın sahadaki en güçlü testi Kenya’dan geliyor. Kâr amacı gütmeyen bir kuruluş, 653 köyde rastgele seçilen 10.500’den fazla yoksul haneye yaklaşık 1.000 dolarlık tek seferlik transferler yaptı. Transferlerin toplamı, en yoğun dönemde yerel gayrisafi hasılanın %15’ini aştı. Econometrica’da 2022’de yayımlanan çalışma, yalnızca yardım alanların değil, almayan komşu hanelerin ve yerel işletmelerin de büyük kazançlar elde ettiğini, fiyatlarda ise yalnızca çok küçük bir artış görüldüğünü buldu. Hesaplanan yerel transfer çarpanı 2,5’ti. Yani köylere giren her 1 dolar, yerel ekonomide yaklaşık 2,5 dolarlık ek harcama ve gelir yarattı. Araştırmacılar bu yüksek çarpanı yerel talep eksikliğine ve kullanılmayan üretim kapasitesine bağladı. En alttakinin elindeki para, durgun duran tezgâhları, atölyeleri ve dükkânları çalıştırdı.
Milton Friedman 1969’da Paranın Optimum Miktarı’nda, gökten para atan bir helikopter düşünce deneyiyle parasal genişlemenin teorik etkisini anlatmıştı. Kenya deneyi o helikopterin gerçek hayattaki küçük bir örneğiydi, tek farkla: para gökten rastgele değil, en alttakinin hesabına düştü. Sonuç, parayı en çok ihtiyacı olana vermenin hem bölüşüm hem de büyüme açısından en verimli giriş noktası olabileceğini gösteriyor.
Dağınık Sosyal Yardımın Gizli Maliyeti: Sızıntı, Bürokrasi ve Yanlış Hedefleme
Dağınık sosyal yardım derken, farklı kurumlar tarafından farklı kriterlerle verilen, kimi ayni kimi nakdi, kimi düzenli kimi tek seferlik, birbirinden habersiz program yığınını kastediyoruz. Bu yapının maliyeti bütçe tablolarında tek kalem olarak görünmez, ama 4 ayrı kanaldan sızar.
İlk kanal dağıtım maliyetidir. Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü ile Dünya Gıda Programı, 2010 ile 2012 arasında Ekvador, Nijer, Uganda ve Yemen’de aynı değerdeki nakit, gıda ve kupon yardımlarını rastgele atanmış gruplarla karşılaştırdı. Etki tarafında tablo karışıktı: 3 ülkede nakit beslenme çeşitliliğini daha çok artırırken Nijer’de gıda daha etkiliydi. Ama maliyet tarafında sonuç tek yönlüydü: nakdin transfer başına dağıtım maliyeti 4 ülkenin hepsinde gıdadan düşüktü. Food Policy’de yayımlanan maliyet analizine göre aynı bütçeyle gıda yerine nakit verilseydi, ek bir maliyet olmadan 44.769 kişiye daha yardım ulaştırılabilirdi. Ayni yardımın bedeli, yardımın ulaşamadığı insanlarla ödeniyor.
İkinci kanal sızıntıdır. Hindistan’ın Andhra Pradesh eyaletinde 157 alt ilçe ve 19 milyon kişiyi kapsayan rastgele bir deneyde, istihdam ve emekli aylığı programlarının ödemeleri postane üzerinden yürüyen eski sistemden, biyometrik kimlik doğrulamalı akıllı kartlarla doğrudan ödemeye geçirildi. American Economic Review’da 2016’da yayımlanan çalışma, ödemelerin daha hızlı, daha öngörülebilir ve daha az yolsuzluğa açık hale geldiğini gösterdi. Araştırmacıların kendi özetine göre devletin harcadığı tutar değişmediği halde yararlananların eline geçen para arttı ve bu, sızıntıda yaklaşık %40’lık bir azalmaya karşılık geliyordu. Yani aracı halka ortadan kalktıkça para hak sahibine ulaştı.
Üçüncü kanal yanlış hedeflemedir ve enerji ekonomisi açısından en tanıdık olanıdır. Fiyat sübvansiyonları, özellikle akaryakıt sübvansiyonları, kâğıt üzerinde yoksulu korumak için tasarlanır ama pratikte en çok tüketene en çok fayda sağlar. Uluslararası Para Fonu’nun 2010’da yayımlanan ve 20 gelişmekte olan ülkeyi kapsayan incelemesi, mutlak tutar olarak en üst gelir dilimindeki %20’nin akaryakıt sübvansiyonlarından en alttaki %20’ye göre 6 kat fazla pay aldığını buldu. Araç sahibi, büyük konutta oturan, daha çok seyahat eden hane, sübvansiyonun aslan payını alır. Aynı bütçe en alttakine doğrudan nakit olarak verilseydi, hem bölüşüm etkisi 6 kat daha isabetli olurdu hem de fiyat sinyali bozulmazdı.
Dördüncü kanal ise damgalanma ve başvurmamaktır. Dağınık sistemlerde yardım almak için kişinin yoksulluğunu kanıtlaması, farklı masalarda tekrar tekrar anlatması gerekir. Bu süreç, yardıma hak kazanan pek çok kişiyi başvurmaktan caydırır. Evrensel ya da otomatik işleyen nakit sistemlerinde ise yardım bir başvuru değil, bir kayıt meselesine dönüşür.
| Ölçüt | Dağınık ve ayni yardım | Doğrudan nakit | Dayanak |
|---|---|---|---|
| Dağıtım maliyeti | Yüksek: depolama, nakliye, dağıtım noktası | Düşük: hesaba aktarım | 4 ülkede nakit her durumda daha ucuz |
| Sızıntı | Her aracı halka yeni bir kayıp noktası | Aracısız ödemede belirgin düşüş | Andhra Pradesh, yaklaşık %40 azalma |
| Hedefleme | Fiyat sübvansiyonu çok tüketene akar | Alıcı doğrudan tanımlanır | Akaryakıtta üst %20 alt %20’nin 6 katı |
| Seçim özgürlüğü | Veren karar verir | Alan karar verir | Talebe dayalı paylaşım, hak edilen pay |
| İdari yük | Çok başvuru, çok belge | Tek kayıt, otomatik ödeme | Kıtlığın bilişsel yükü |
| Yerel ekonomi | Yerel satıcıyı atlayabilir | Yerel talebi canlandırır | Kenya, çarpan 2,5 |
Yaygın İtirazlar Verilerle Sınandığında
Doğrudan nakde karşı en sık dile getirilen 2 itiraz vardır: yoksulların parayı içkiye ve sigaraya harcayacağı ve paranın çalışma isteğini kıracağı. Her ikisi de geniş ölçekte sınandı. Dünya Bankası ekonomistlerinin Latin Amerika, Afrika ve Asya’dan 19 çalışmayı ve 44 ayrı tahmini bir araya getiren incelemesi, transferlerin alkol ve tütün harcamasını neredeyse istisnasız ya da hiç etkilemediğini ya da azalttığını buldu. Economic Development and Cultural Change’de yayımlanan meta analizde ortalama etki, bu harcamalarda 0,18 standart sapmalık bir düşüştü. Çalışma isteği itirazı için ise Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve Harvard’dan araştırmacılar 6 gelişmekte olan ülkedeki 7 rastgele kontrollü devlet programının verisini yeniden analiz etti ve nakit transferlerinin çalışmayı sistematik olarak azalttığına dair hiçbir kanıt bulamadı.
Gelişmiş ülkelerden gelen kanıt da aynı yöndedir. Alaska 1982’den beri her sakinine petrol gelirlerinden beslenen bir fondan yıllık temettü ödüyor. American Economic Journal’da yayımlanan çalışma, bu temettünün toplam istihdamı etkilemediğini, yarı zamanlı çalışmayı ise 1,8 puan, yani yaklaşık %17 artırdığını gösterdi. Araştırmacılar bunu, nakdin yerel talebi canlandırarak bireysel çalışma isteğindeki olası azalmayı telafi etmesiyle açıkladı. Finlandiya’da 2017 ile 2018 arasında yürütülen ve rastgele seçilen 2.000 işsize ayda 560 euro vergisiz ödeme yapılan ulusal deney ise ilk yılda istihdama etki göstermedi, değerlendirme döneminin tamamında çalışılan gün sayısını 6 gün artırdı ve en belirgin sonucunu refah alanında verdi: deney grubundakiler daha az zihinsel gerginlik, depresyon, yalnızlık ve daha yüksek gelecek güveni bildirdi.
| Çalışma ve yer | Yöntem | Temel bulgu |
|---|---|---|
| Kenya genel denge deneyi | 653 köy, rastgele atama | Yerel çarpan 2,5, fiyat artışı çok küçük |
| Kenya koşulsuz transfer | Rastgele kontrollü deney | Aylık tüketim 158 dolardan 193 dolara |
| Ekvador, Nijer, Uganda, Yemen | Nakit, gıda, kupon karşılaştırması | Nakit her ülkede dağıtımı daha ucuz |
| Hindistan, Andhra Pradesh | 19 milyon kişi, rastgele geçiş | Doğrudan ödemeyle sızıntı yaklaşık %40 azaldı |
| 10 ülke, 19 çalışma | Meta analiz | Alkol ve tütün harcaması artmıyor, azalıyor |
| 6 ülke, 7 program | Deney verilerinin yeniden analizi | Çalışmayı azalttığına dair kanıt yok |
| Alaska, 1982 sonrası | Sentetik kontrol | İstihdam değişmedi, yarı zamanlı iş %17 arttı |
| Finlandiya, 2017 ile 2018 | Ulusal rastgele deney | İstihdamda 6 gün artış, refahta belirgin iyileşme |
| 20 gelişmekte olan ülke | Akaryakıt sübvansiyonu incelemesi | En üst %20, en alt %20’den 6 kat fazla pay alıyor |
Büyük Doğal Deney: ABD Çocuk Vergi Kredisi Açıldı, Kapandı
Doğrudan nakdin gücünü belki de en net gösteren olay, ABD’nin 2021’de yaptığı ve 1 yıl sonra geri aldığı değişikliktir. 2021’de çocuk vergi kredisi genişletildi; 6 yaş altındaki her çocuk için azami tutar 3.600 dolara, 6 ile 17 yaş arası için 3.000 dolara çıkarıldı ve ödeme, vergi iadesi beklemeden aylık olarak, çocuk başına 300 dolara kadar doğrudan hanelerin hesabına yatırıldı. Kritik değişiklik şuydu: daha önce geliri çok düşük olan aileler, yeterince vergi ödemedikleri için kredinin tamamından yararlanamıyordu. Genişletilmiş düzenleme bu engeli kaldırarak parayı tam olarak en alttakine ulaştırdı.
Sonuç ABD Nüfus Bürosu’nun vergi ve transferleri hesaba katan tamamlayıcı yoksulluk ölçüsünde açıkça görüldü. Çocuk yoksulluğu 2019’daki %12,6’dan 2021’de %5,2’ye, yani ölçümün tarihindeki en düşük seviyeye indi. Genişletme 2021 sonunda sona erdi ve 2022’de çocuk yoksulluğu %12,4’e fırladı. Oran 1 yılda 2 katından fazla arttı. Yalnızca vergi öncesi nakit gelirleri dikkate alan resmi ölçüde ise değişim görülmedi; çünkü değişen şey çalışma ya da ücret değil, doğrudan nakdin kendisiydi. Tek bir politika kararıyla milyonlarca çocuk önce yoksulluk sınırının üstüne çıktı, sonra yeniden altına düştü. Bu, sosyal bilimlerde nadir rastlanan kadar temiz bir öncesi ve sonrası karşılaştırmasıdır.
Türkiye: Para Neden Yukarıda Kalıyor, Aşağı İnmiyor
Buraya kadar anlatılan her şeyin Türkiye’de nasıl işlediğine bakmak için önce basit bir gözlemle başlamak gerekiyor. Gelir eşitsizliği yıllar geçtikçe daha karmaşık görünen konulardan biridir; hakkında sayısız akademik çalışma yapılmış, farklı teoriler geliştirilmiş ve çok sayıda politika önerisi ortaya konmuştur. Ancak bütün bu tartışmaların ortasında çoğu zaman yeterince dikkat çekmeyen oldukça yalın bir gerçek durur: modern ekonomilerde para akışı yukarıda yoğunlaşır ve aşağıya doğru sınırlı ölçüde iner.
Bu yalnızca teorik bir iddia değildir. Farklı ülkelerin makro verileri uzun yıllar boyunca izlendiğinde, finansal sistemlerin işleyişinde aynı eğilim tekrar tekrar ortaya çıkar. Ekonomi büyür, kredi hacmi genişler, finansal piyasalar derinleşir. Fakat bu genişleme toplumun bütün kesimlerine aynı ölçüde yansımaz. Ekonomik sistem içinde para dolaşır, ancak dolaşımın hızı ve yönü eşit değildir. Para en hızlı biçimde zaten finansal sisteme bağlanmış kesimler arasında hareket eder; alt gelir grupları ise çoğu zaman bu dolaşımın dışında kalır.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Gelir eşitsizliği ile finansal erişim eşitsizliği aynı şey değildir, ama çoğu zaman birbirini besleyen 2 süreçtir. Bir kişinin geliri düşük olabilir, fakat finansal sisteme erişimi varsa ekonomik hareketlilik imkânı doğar. Buna karşılık gelir belirli bir seviyede olsa bile erişim sınırlıysa hareketlilik zayıflar. Bu yüzden büyümenin toplumsal tabanı yalnızca gelir politikalarıyla değil, finansal sistemin yapısıyla da doğrudan ilişkilidir.
Ekonomide para dolaşır. Ama dolaşımın yönü ve hızı, kimin finansal sisteme bağlı olduğuna göre belirlenir.
Para politikasının ekonomiye nasıl yayıldığını anlatan kavrama parasal aktarım mekanizması denir. Ders kitabındaki hali sade bir zincirdir: merkez bankası politika faizini belirler, bu faiz bankaların fonlama maliyetini değiştirir, bankalar mevduat ve kredi faizlerini buna göre ayarlar, haneler ve şirketler harcama ve yatırım kararlarını yeniden verir, talep değişir ve fiyatlar buna tepki gösterir. Zincirin her halkası çalıştığında faizdeki bir değişiklik birkaç çeyrek içinde ekonominin en uzak köşesine kadar ulaşır.
Türkiye’de bu zincir kopmuş değildir, ama her halkada bir sızıntı vardır ve sızıntıların hepsi aynı yöne akar: yukarıya. Faiz kanalında mevduat sahibi politika faizine yakın bir getiri alırken alt gelir grubunun kullandığı ihtiyaç kredisi ve kart borcu çok daha pahalıdır. Kredi kanalında likidite bol olsa bile kredi teminatı ve kaydı olana gider. Servet kanalında faiz geliri mevduatın büyük kısmını elinde tutan küçük bir azınlığa akar. Bölüşüm kanalında büyümenin daha büyük payı emeğe değil sermayeye yazılır. Transfer kanalında ise devletin aşağıya gönderdiği kaynak, emeklilik dışında, hacim olarak çok küçük kalır. Aşağıdaki tablo bu 5 sızıntıyı tek bakışta gösteriyor; sonraki bölümler her birini verilerle açıyor.
| Kanal | Ders kitabındaki işleyiş | Türkiye’de görülen | Temel veri |
|---|---|---|---|
| Faiz | Politika faizi tüm faizleri birlikte taşır | Mevduat politika faizine yakın, ihtiyaç kredisi çok üstünde | Eylül 2026 başı ihtiyaç kredisi %63,0, TL mevduat %44,4 |
| Kredi | Bol likidite krediye dönüşür | Kredi sınırları ve teminat seçiciliği | Hanehalkı borcu GSYH’nin %10,1’i |
| Servet | Faiz geliri geniş tabana yayılır | Mevduatın büyük kısmı küçük bir azınlıkta | Mevduatın %77,7’si 1 milyon lira üzerindeki hesaplarda |
| Bölüşüm | Büyüme ücretlere de yansır | Katma değerde işletme artığı payı daha büyük | 2025’te işgücü %36,6, net işletme artığı %44,3 |
| Transfer | Devlet en alttakine kaynak aktarır | Transferlerin büyük kısmı emeklilik | Emeklilik dışı transferler gelirin yaklaşık %1,9’u |
Faiz Kanalı: Aynı Politika Faizi, Çok Farklı Kredi Faizleri
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 22 Ekim 2026’da politika faizini %37’den %36’ya indirdi. Bu, Ocak ayından bu yana yapılan ilk indirimdi. Eylül ayında yıllık tüketici enflasyonu %29,73 olarak açıklanmıştı; bu durumda politika faizinin enflasyondan arındırılmış değeri yaklaşık %4,8’dir. Kâğıt üzerinde bu, sıkı ama gevşemeye başlayan bir para politikası anlamına gelir. Asıl soru, bu faizin ekonominin farklı kesimlerine hangi fiyatla ulaştığıdır.
Merkez Bankası’nın Eylül toplantısının özetinde yer alan 4 Eylül haftası verileri bu soruya net bir cevap veriyor. Bileşik yıllık oranlarla TL mevduat faizi %44,4, ticari kredi faizi %49,3, ihtiyaç kredisi faizi %63,0, konut kredisi faizi %41,9 ve taşıt kredisi faizi %37,6 idi. Aynı hafta politika faizi %37’ydi. Politika faizi 1 hafta vadeli bir orandır ve bileşik yıllık karşılığı yaklaşık %44,6’ya denk gelir. Karşılaştırmayı bu ortak zeminde yapınca tablo şöyle okunur: mevduat faizi politika faizine neredeyse eşittir, ticari kredi yaklaşık 4,7 puan üstündedir, ihtiyaç kredisi ise yaklaşık 18,4 puan yukarıdadır.
Bu merdivenin hangi basamağında kimin durduğu meselenin özüdür. Mevduat faizini alan, birikimi olan kesimdir. İhtiyaç kredisi ve kredi kartı ise birikimi olmayan, maaşı ay sonuna yetmeyen, teminat gösteremeyen kesimin borçlanma aracıdır. Para politikası faizi indirdiğinde ilk tepki genellikle mevduat faizinde görülür, çünkü bankanın fonlama maliyeti doğrudan oraya bağlıdır. İhtiyaç kredisinin fiyatına ise risk primi, kredi büyüme sınırları ve bankanın bireysel portföyde yaşadığı takip artışı da eklenir. Politika faizindeki 100 baz puanlık indirim mevduat sahibine hızla ulaşır, kart borcuyla ay çeviren haneye ise gecikerek ve eksik ulaşır.
| Faiz türü | Bileşik yıllık oran | Politika faizinin bileşik karşılığına göre fark | Tipik kullanıcı |
|---|---|---|---|
| TL mevduat | %44,4 | Yaklaşık eşit | Birikimi olan haneler ve şirketler |
| Ticari kredi | %49,3 | Yaklaşık 4,7 puan üstte | Kayıtlı, teminat gösterebilen işletmeler |
| İhtiyaç kredisi | %63,0 | Yaklaşık 18,4 puan üstte | Birikimi olmayan, düzenli gelirli haneler |
| Konut kredisi | %41,9 | Yaklaşık 2,7 puan altta | Peşinatı olan, konut alan haneler |
| Taşıt kredisi | %37,6 | Yaklaşık 7 puan altta | Kampanyalı, düşük hacimli bir segment |
Bu fark tek başına bankaların keyfî tercihine bağlanamaz. Bireysel kredilerde geri ödememe riski gerçekten yükseliyor. BDDK verilerine göre Temmuz 2026 başında takipteki bireysel alacaklar bir yıl öncesine göre 185 milyar liradan 320,3 milyar liraya, yani yaklaşık %73 arttı. Banka bu riski fiyatlıyor. Ancak buradan çıkan sonuç değişmiyor: faiz kanalı, aşağıya ulaştığında pahalılaşmış olarak ulaşıyor. Para politikasının dili ile alt gelir grubunun yaşadığı faiz arasında 18 puanlık bir mesafe var.
Servet Kanalı: Mevduatın %78’i Hesapların %1’inde
Faizin kime aktığını görmek için mevduatın kimde durduğuna bakmak gerekir. BDDK’nın mevduat tutar dilimlerine göre yayımladığı verilerde Mart 2025 sonu itibarıyla sistemdeki toplam mevduat yaklaşık 19,7 trilyon liraydı. Bunun 15,3 trilyon lirası, yani yaklaşık %77,7’si, 1 milyon lira ve üzerindeki hesaplarda duruyordu. Bu hesapların sayısı 2,1 milyon kadardı ve tüm mevduat sahiplerinin yaklaşık %1’ine karşılık geliyordu. Terazinin öbür ucunda 10 bin liranın altındaki 163 milyon civarındaki hesap vardı. Bunlar hesap sayısının yaklaşık %89’unu oluşturuyor, ama toplam mevduatın yalnızca 139,4 milyar lirasını, yani %0,7’sini tutuyordu. Bu küçük hesaplarda ortalama bakiye yaklaşık 855 lira, büyük hesaplarda ise yaklaşık 7,3 milyon liraydı.
| Gösterge | Mart 2025 | Eylül 2025 |
|---|---|---|
| Toplam mevduat | Yaklaşık 19,7 trilyon lira | Haberde verilmedi |
| 1 milyon lira ve üzeri hesaplardaki mevduat | 15,3 trilyon lira | 20,1 trilyon lira |
| 1 milyon lira ve üzeri mevduat sahibi | Yaklaşık 2,1 milyon | Yaklaşık 2,74 milyon |
| Bu kesimin toplam mevduattaki payı | Yaklaşık %77,7 | Hesaplanamadı |
| Bu kesimde ortalama bakiye | Yaklaşık 7,3 milyon lira | Yaklaşık 7,35 milyon lira |
| 10 bin liranın altındaki hesap sayısı | Yaklaşık 163 milyon | Haberde verilmedi |
| Bu hesaplardaki toplam mevduat | 139,4 milyar lira (%0,7) | Haberde verilmedi |
| Bu hesaplarda ortalama bakiye (hesaplanan) | Yaklaşık 855 lira | Haberde verilmedi |
Yoğunlaşmanın hızı da dikkat çekici. 1 milyon lira ve üzeri mevduat sahibi sayısı 2024 sonundaki yaklaşık 2 milyondan Eylül 2025’te 2,74 milyona çıktı; bu kesimin mevduatı 9 ayda 14,8 trilyon liradan 20,1 trilyon liraya yükseldi. Bu artışın bir kısmı enflasyonun nominal tutarları büyütmesinden kaynaklanıyor; 1 milyon liralık eşik her yıl daha fazla kişiyi içine alıyor. Ama dağılımın şekli değişmiyor: paranın büyük kısmı küçük bir kesimin elinde duruyor.
Bu tablo faiz kanalıyla birleştiğinde para politikasının bölüşüm yüzü ortaya çıkıyor. Yüksek politika faizi enflasyonla mücadelenin temel aracı ve bu yazı onun gerekliliğini tartışmıyor. Ancak bir yan etkisi var: mevduata ödenen faiz, mevduatın kimde olduğuna göre dağılır. Basit bir hesap ölçeği gösteriyor. Eylül 2025 itibarıyla yurt içi yerleşik ve 1 milyon lira üzerindeki mevduat sahiplerinin TL mevduatı yaklaşık 12 trilyon liraydı. Bu tutara varsayımsal olarak yıllık %40 faiz işlediği düşünülürse, ortaya yılda yaklaşık 4,8 trilyon liralık bir faiz geliri çıkar. Bu, 2025 yılının 63,2 trilyon liralık gayrisafi yurt içi hasılasının yaklaşık %7,6’sı demektir.
Bu rakamı yazının sonraki bölümünde hesaplanacak doğrudan nakit senaryosuyla yan yana koymak öğretici olacak. Burada şimdilik şu kadarını not etmek yeterli: sıkı para politikası döneminde ekonomiye her yıl trilyonlarca liralık faiz geliri giriyor, ama bu gelir sisteme en tepeden giriyor. 10 bin liranın altında hesabı olan 163 milyon hesap için faiz neredeyse sıfır anlam taşırken, enflasyon bu küçük bakiyeleri her ay eritiyor. Faiz yukarıya gelir, enflasyon aşağıya vergi olarak işliyor.
Sıkı para politikası döneminde ekonomiye her yıl trilyonlarca liralık faiz geliri giriyor. Ama bu gelir sisteme en tepeden giriyor.
Kredi Kanalı: Piyasada Para Var, Herkesin Parası Yok
Borsada işlem hacmi rekor kırabilir, bankaların merkez bankasındaki hesaplarında milyarlarca lira bekleyebilir, şirket tahvilleri birkaç saat içinde talep toplayabilir. Aynı gün, siparişleri dolu bir atölyenin sahibi bankadan ya bir ret cevabıyla ya da işinin kâr marjını aşan bir faiz teklifiyle dönebilir. Bu manzara çoğu zaman piyasada para olmamasıyla açıklanır. Oysa çoğu durumda para vardır; yalnızca herkes için aynı yerde, aynı fiyattan ve aynı şartlarla durmaz.
Bunun nedeni likidite ile finansmanın aynı şey olmamasıdır. Bankaların merkez bankasında tuttuğu rezervlerle bir hane alışveriş yapamaz; rezervler bankalar arasındaki ödemelerin aracıdır. Modern bankacılıkta kredi, önceden bekleyen bir kasadan dağıtılmaz. Banka kredi verdiğinde borçlunun hesabına yeni bir mevduat yazar ve para kredi kararıyla birlikte doğar. Bu karar ise bankanın sermayesine, borçlunun riskine, teminata ve düzenleyici sınırlara bağlıdır. Rezervin bol olması, kredinin herkese ulaşacağı anlamına gelmez. Merkez bankası bankaların kaynak bulma koşullarını değiştirebilir; bu kaynağın hangi borçluya, hangi koşullarla ulaşacağını başka etkenler belirler.
Kredi büyüme sınırları: likidite rahatlar, kredi kapasitesi sınırda kalır
Türkiye bu ayrımın bugün nasıl işlediğini görmek için verimli bir örnek sunuyor. Merkez Bankası, politika faizinin yanında zorunlu karşılık uygulaması üzerinden kredi büyümesine doğrudan sınırlar koyuyor. Bu sınırlar bir faiz oranı değildir; bankaların belirli kredi türlerinde portföylerini 8 haftalık dönemler içinde ne kadar büyütebileceğini gösterir. 23 Mayıs 2026’da başlayan hesaplama döneminden itibaren bu sınırlar daraltıldı. İhtiyaç ve taşıt kredilerinde 8 haftalık sınır %4’ten %3’e, kredili mevduat hesaplarında %2’den %1’e, KOBİ’lere verilen TL kredilerde %5’ten %4,5’e ve KOBİ dışı işletmelere verilen TL kredilerde %3’ten %2’ye indirildi. 1 Ekim 2026’da KOBİ sınırı yeniden %5’e yükseltildi ve aynı duyuruyla zorunlu karşılıklarda bloke tesis oranları düşürüldü.
| Kredi türü | 8 haftalık sınır, önce | 8 haftalık sınır, 23 Mayıs 2026 sonrası | Yıllık eşdeğer (son sınır) |
|---|---|---|---|
| İhtiyaç kredisi | %4 | %3 | Yaklaşık %21 |
| Taşıt kredisi | %4 | %3 | Yaklaşık %21 |
| Kredili mevduat hesabı | %2 | %1 | Yaklaşık %6,7 |
| KOBİ’lere TL kredi | %5 | %4,5 (1 Ekim’den itibaren yeniden %5) | Yaklaşık %37 |
| KOBİ dışı işletmelere TL kredi | %3 | %2 | Yaklaşık %14 |
Bu tablo birkaç şey söylüyor. Birincisi, hanelerin en çok başvurduğu kısa vadeli araçlar olan ihtiyaç kredisi ve kredili mevduat hesabı için izin verilen büyüme, yıllık %30’a yakın enflasyonun belirgin biçimde altında. Yani bu kalemlerde kredi reel olarak küçülmeye zorlanıyor. Bu, talebi frenlemek için bilinçli bir tercih ve dezenflasyon açısından anlaşılır bir tercih. Ancak frenin en sert bastığı yer, alt ve orta gelirli hanelerin likidite ihtiyacını karşıladığı araçlar. İkincisi, KOBİ kredilerine diğer ticari kredilerden daha geniş bir alan tanınması, politika yapıcının kredinin yalnızca miktarına değil dağılımına da müdahale etmeye çalıştığını gösteriyor.
Üçüncüsü ve belki en önemlisi, bloke tesis oranlarının düşürülmesi bankaların merkez bankasında tutmak zorunda olduğu paranın bir kısmını serbest bırakıyor, ama bu likidite bankanın kredi portföyünü sınırın ötesine taşımasına izin vermiyor. Belirli bir kredi türünde sınıra dayanmış bir banka için rezervin artması o alanda yeni kredi açma kapasitesini değiştirmiyor. Likidite rahatlıyor, kredi kapasitesi sınırın izin verdiği kadar kalıyor. Ayrıca sınırlı bir büyüme alanına sahip banka bu alanı en düşük riskli, en iyi teminat sunan ve en uzun süredir çalıştığı müşterilerine ayırma eğiliminde oluyor. Miktara konan sınır, banka içindeki fiyat dışı seçimi güçlendiriyor: kredi, en çok ödemeye razı olana değil, en güvenilir görünene gidiyor.
Kredi kimin bilançosuna yazılıyor
BDDK’nın haftalık verileri kredinin dağılımını da gösteriyor. 3 Temmuz 2026 haftasında bankacılık sektörünün toplam kredi hacmi 26,7 trilyon liraydı. Bunun 20,1 trilyon lirası ticari ve diğer krediler, 6,7 trilyon lirası tüketici kredileri ve bireysel kredi kartlarıydı. KOBİ’lere kullandırılan krediler 7,2 trilyon lira ile toplamın yaklaşık %27’sini oluşturuyordu. Ticari kredilerin yaklaşık %64’ü, yani 12,8 trilyon lira kadarı KOBİ dışındaki büyük işletmelere ve diğer kurumlara gidiyordu.
Hanelere giden kredinin bileşimi ise daha da öğretici. 11 Eylül 2026 haftasında bireysel kredi kartı bakiyesi 3,5 trilyon lira, ihtiyaç kredisi 2,6 trilyon lira, konut kredisi 834 milyar lira, taşıt kredisi ise yalnızca 41,5 milyar liraydı. Kart borcu konut kredisinin 4 katından fazla. Bu yapı, Türkiye’de hanelerin borçlanmasının uzun vadeli varlık edinme aracı olarak değil, kısa vadeli geçim aracı olarak işlediğini gösteriyor. Konut kredisi stoku 2025 yılı gayrisafi yurt içi hasılasının yaklaşık %1,3’ü kadar; Merkez Bankası’nın Finansal İstikrar Raporu’na göre toplam hanehalkı borcu ise 2026’nın ilk çeyreğinde hasılanın %10,1’i düzeyinde ve gelişmekte olan ülke ortalamalarının belirgin biçimde altında.
| Gösterge | Değer | Not |
|---|---|---|
| Toplam kredi (3 Temmuz 2026) | 26,7 trilyon lira | 1 yılda %36,6 artış |
| KOBİ kredileri (3 Temmuz 2026) | 7,2 trilyon lira | Toplamın yaklaşık %27’si, 1 yılda %49,5 artış |
| Takipteki KOBİ kredileri | 130,7 milyar liradan 278,3 milyar liraya | 1 yılda yaklaşık %113 artış |
| Takipteki bireysel alacaklar | 185 milyar liradan 320,3 milyar liraya | 1 yılda yaklaşık %73 artış |
| Bireysel kart bakiyesi (11 Eylül 2026) | 3,5 trilyon lira | Konut kredisinin yaklaşık 4,2 katı |
| Konut kredisi (11 Eylül 2026) | 834 milyar lira | 2025 GSYH’nin yaklaşık %1,3’ü |
| Hanehalkı borcu / GSYH (2026 1. çeyrek) | %10,1 | TCMB Finansal İstikrar Raporu |
Takip rakamları ilk bakışta aşağıya kredi vermenin ne kadar riskli olduğunu kanıtlıyor gibi görünür. Bu doğru, ama hikâyenin yalnızca yarısı. Takibe düşen bireysel borcun önemli kısmı, pahalı ve kısa vadeli araçlarla geçim açığını kapatmaya çalışan hanelerden geliyor. %63 faizle borçlanan, kart borcunu döndürerek ay çeviren bir hane için temerrüt bir karakter sorunu değil, bir aritmetik sonucudur. Pahalı kredi riski artırır, artan risk krediyi daha da pahalılaştırır. Bu döngü, alt gelir grubunun kredi kanalından neden verimli biçimde beslenemediğini açıklıyor.
Bankanın kriterleri ve kredi tayınlaması
Bankalar kredi verirken doğal olarak risk analizi yapar ve bu analiz 3 temel değişkene dayanır: düzenli gelir, teminat ve kredi geçmişi. Bu 3 kriter finansal sistemin sağlıklı çalışması için gereklidir. Ancak aynı kriterler krediye erişimin belirli kesimlerde yoğunlaşmasına da yol açar. Teminat gösterebilen, düzenli geliri olan ve kredi geçmişi bulunan kişi sistem içinde kolay hareket eder. Kayıt dışı çalışan, varlığı olmayan ya da hiç kredi kullanmamış kişi için ise kısır bir döngü işler: kredi yoksa geçmiş yok, geçmiş yoksa kredi yok.
1981’de American Economic Review’da yayımlanan ve bilgi asimetrisi altında kredi piyasalarını inceleyen klasik çalışma, bankaların risk primini her zaman faizi yükselterek telafi edemeyeceğini gösterdi. Faiz yükseldikçe güvenli projelere sahip borçlular başvurudan vazgeçer, geriye daha riskli olanlar kalır. Bu yüzden banka belirli bir faizin üzerine çıkmak yerine bazı başvuruları doğrudan reddetmeyi seçer. Kredi piyasası yalnızca fiyatla dengelenmez; faizi ödemeye razı olduğu halde kredi alamayan borçlular piyasada kalır. Kredi tayınlaması denen bu mekanizma, bankaya hiç başvurmayan cesareti kırılmış borçlularla birlikte, erişim sorununun istatistiklerde olduğundan küçük görünmesine yol açar.
| Gösterge | A işletmesi | B işletmesi |
|---|---|---|
| Profil | 15 yıllık, denetimli tablolar, ipotek verebiliyor | 3 yıllık, siparişleri hızla artıyor, teminatı yok |
| Tahmini temerrüt olasılığı | %2 | %5 |
| Temerrüt halinde kayıp oranı | %30 (ipotek sayesinde) | %80 (teminat yok) |
| Beklenen zarar | 60.000 lira (%0,6) | 400.000 lira (%4) |
| Faize eklenmesi gereken risk primi farkı | Yaklaşık 3,4 puan |
Bu hesap bankanın B işletmesini cezalandırdığı anlamına gelmez; banka elindeki bilgiyle B’nin daha riskli göründüğü sonucuna varıyor. Oysa B’nin büyüyen siparişleri gerçekte A’dan daha hızlı nakit üretebileceğine de işaret edebilir. Teminat ödeme gücünü ölçmez, ödeme yapılmazsa ne olacağını belirler. Teminatın değeri de sabit değildir: 1997’de Journal of Political Economy’de yayımlanan kredi döngüleri çalışması, varlık fiyatları yükselirken teminatın değerlendiğini, kredinin kolaylaştığını ve kolaylaşan kredinin fiyatları yeniden yukarı ittiğini gösterdi. Varlığı olan, varlığını teminat göstererek ucuz borçlanır, ucuz borçla yeni varlık edinir. Varlığı olmayan aynı fırsata daha pahalı bir başlangıç noktasından ulaşır. Teminatın dağılımı, finansman fırsatlarının dağılımını belirler ve zamanla mevcut servet farklarını büyütür.
Kredinin nereye gittiği sonucunu da belirler. Üst gelir gruplarına yönelen kredi çoğu zaman finansal varlıklara ya da gayrimenkule gider ve varlık fiyatlarını yukarı iter. Alt gelir gruplarına yönelen kredi ise çoğunlukla doğrudan reel ekonomiye akar: günlük tüketim, küçük işletmeler, yerel üretim ve hizmetler. Aynı miktar para, farklı ellerde farklı bir ekonomi üretir.
Bölüşüm Kanalı: Büyümenin Payı Emeğe mi, Sermayeye mi
Paranın yukarıda kalmasının bir başka göstergesi, ekonominin ürettiği katma değerin nasıl paylaşıldığıdır. TÜİK’in gelir yöntemiyle hesapladığı yıllık hasıla verilerine göre işgücüne yapılan ödemelerin cari gayrisafi katma değer içindeki payı 2025’te %36,6 oldu; bu oran 2024’te %36,9’du. Net işletme artığı ve karma gelirin payı ise 2024’teki %43,3’ten 2025’te %44,3’e çıktı. 2024 yılı bülteninde 2023 için verilen değerler daha da çarpıcıydı: işgücü ödemelerinin payı %32,2, net işletme artığı ve karma gelirin payı %47,0.
2024’teki toparlanma büyük ölçüde asgari ücretteki güçlü artışların ve ücretlerin enflasyonun gerisinden gelmeye çalışmasının sonucuydu. 2025’te ise ücret payı yeniden hafifçe geriledi, işletme artığının payı yükseldi. Net işletme artığı ve karma gelir kalemi yalnızca büyük şirketlerin kârını değil, esnafın ve çiftçinin karma gelirini de içerdiği için bu oranı doğrudan bir zengin ve yoksul ayrımı gibi okumamak gerekir. Yine de genel resim şunu söylüyor: Türkiye’de katma değerin emeğe giden kısmı, işletme gelirine giden kısmından belirgin biçimde küçük ve bu fark 2025’te yaklaşık 7,7 puan.
| Yıl | İşgücü ödemeleri | Net işletme artığı ve karma gelir | Fark (puan) |
|---|---|---|---|
| 2023 | %32,2 | %47,0 | 14,8 |
| 2024 | %36,9 | %43,3 | 6,4 |
| 2025 | %36,6 | %44,3 | 7,7 |
Bölüşüm verisi gelir dağılımı verisiyle birlikte okunduğunda tablo tamamlanıyor. TÜİK’in 2025 araştırmasına göre en yüksek gelirli %20 toplam gelirin %48,0’ini, en düşük gelirli %20 ise %6,4’ünü alıyor. Medyan gelirin %50’si eşiğine göre göreli yoksulluk oranı %13,0, %60 eşiğine göre %20,6. Son 4 yılın en az 3’ünde yoksul olanları ölçen sürekli yoksulluk oranı %13,6. Fertlerin %25,1’i beklenmedik bir harcamayı karşılayamayacağını söylüyor. Yani her 4 kişiden biri, ABD’deki 400 dolarlık soruya Türkiye’den verilen cevapta tamponsuz.
| Gösterge | Değer | Bir önceki yıla göre |
|---|---|---|
| Göreli yoksulluk, medyanın %40’ı | %6,2 | 0,7 puan düşüş |
| Göreli yoksulluk, medyanın %50’si | %13,0 | 0,6 puan düşüş |
| Göreli yoksulluk, medyanın %60’ı | %20,6 | 0,6 puan düşüş |
| Sürekli yoksulluk oranı | %13,6 | 0,1 puan düşüş |
| Beklenmedik harcamayı karşılayamayanlar | %25,1 | |
| En alt %10’da 1 yıl sonra aynı grupta kalanlar | %58,9 |
Harcama Sepeti: En Alttakinin Parası Nereye Gider
Paranın aşağıya inmesinin neden makroekonomik olarak da önemli olduğunu anlamak için harcama tarafına bakmak gerekir. TÜİK’in 2025 Hanehalkı Bütçe Araştırması’na göre en düşük gelirli %20’lik grup tüketim harcamalarının %38,7’sini konut ve kiraya, %29,2’sini gıda ve alkolsüz içeceklere ayırıyor. Bu 2 kalem birlikte bütçenin %67,9’unu oluşturuyor. Ulaştırmanın payı yalnızca %8,6. En yüksek gelirli %20’de ise konut ve kira %25,7, gıda %12,4, ulaştırma %25,0.
Bu farkın 2 makroekonomik sonucu var. Birincisi, alt gelir grubunun eline geçen para büyük ölçüde kira, gıda ve yerel hizmetler gibi yurt içinde üretilen ya da yurt içinde dolaşan kalemlere gidiyor. Üst gelir grubunun bütçesinde ağırlığı yüksek olan ulaştırma kalemi ise otomobil ve akaryakıt üzerinden ithalatla doğrudan bağlantılı. Bu, alt gelir grubuna aktarılan paranın cari açık üzerindeki etkisinin, aynı paranın üst gelir grubunda yaratacağı etkiden daha sınırlı olabileceği anlamına geliyor. Gıdanın ve enerjinin de ithal girdi içerdiği unutulmamalı; bu yüzden etki sıfır değil, daha düşük.
İkincisi, alt gelir grubunun bütçesinin 3’te 2’sinden fazlası kira ve gıdaya gidiyorsa, bu kalemlerdeki fiyat artışları en çok onları vuruyor. Kira artışları yasal olarak 12 aylık ortalama enflasyonla sınırlanıyor ve bu sınır 2026’da %30’un üzerinde seyrediyor. Kiracı için bu, gelirinin en büyük kalemine yapılan zamdır; ev sahibi için ise varlığından elde ettiği gelirin artışıdır. Kira, paranın aşağıdan yukarıya aktığı en gündelik kanaldır.
| Harcama kalemi | En düşük gelirli %20 | En yüksek gelirli %20 | Makro anlamı |
|---|---|---|---|
| Konut ve kira | %38,7 | %25,7 | Alttan üste kira akışı; yurt içi dolaşım |
| Gıda ve alkolsüz içecekler | %29,2 | %12,4 | Yerel üretim ve perakende |
| Ulaştırma | %8,6 | %25,0 | Otomobil ve akaryakıt üzerinden ithalat bağlantısı |
| İlk 2 kalemin toplamı | %67,9 | %38,1 | Alt grubun parası temel ihtiyaçta kalıyor |
Transfer Kanalı: Sosyal Transferlerin Gini Üzerindeki Gerçek Etkisi
TÜİK’in Aralık 2025’te yayımladığı ve 2024 gelirlerini referans alan Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması, bu tartışmaya Türkiye’den çok öğretici bir veri sunuyor. Gelir eşitsizliğini ölçen Gini katsayısı 0,410 olarak hesaplandı. En yüksek gelirli %20’lik kesim toplam gelirin %48,0’ini alırken en düşük gelirli %20’nin payı %6,4’te kaldı; 2 grup arasındaki oran 7,5 kat. Ama asıl dikkat çekici bilgi, TÜİK’in sosyal transferlerin etkisini görmek için yaptığı 2 ek hesaplamada saklı.
Tüm sosyal transferler gelirden çıkarıldığında Gini katsayısı 0,473’e yükseliyor. Emekli ve dul yetim aylıkları gelire dahil tutulup bunların dışındaki diğer tüm sosyal transferler çıkarıldığında ise katsayı 0,420 oluyor. Yani transferlerin eşitsizliği azaltan toplam etkisi 0,063 puan. Bunun 0,053 puanı emekli ve dul yetim aylıklarından, yalnızca 0,010 puanı ise geri kalan bütün sosyal transferlerden geliyor. Başka bir deyişle, emekli aylıkları dışındaki tüm sosyal yardım ve transfer kalemleri toplam eşitsizlik azalmasının yaklaşık %16’sını açıklıyor. Aynı araştırmaya göre sosyal transferler toplam hanehalkı gelirinin %18,2’sini oluşturuyor ve bunun %89,3’ü emekli ile dul yetim aylıkları. Basit bir çarpımla, emekli aylıkları dışındaki transferler toplam gelirin yalnızca yaklaşık %1,9’u kadar.
| Gösterge | Değer |
|---|---|
| Gini katsayısı (kullanılabilir gelir) | 0,410 |
| Gini katsayısı (brüt gelir) | 0,422 |
| En yüksek gelirli %20’nin payı | %48,0 |
| En düşük gelirli %20’nin payı | %6,4 |
| P80/P20 oranı | 7,5 |
| P90/P10 oranı | 12,9 |
| Sosyal transferlerin toplam gelirdeki payı | %18,2 |
| Emekli ve dul yetim aylıklarının transferler içindeki payı | %89,3 |
| Diğer transferlerin toplam gelirdeki payı (hesaplanan) | Yaklaşık %1,9 |
| En alt %10’da 1 yıl sonra aynı grupta kalanlar | %58,9 |
| Adım | Gini | Azalma (puan) | Toplam azalmadaki pay |
|---|---|---|---|
| Tüm transferler hariç | 0,473 | ||
| Emekli ve dul yetim aylıkları eklendiğinde | 0,420 | 0,053 | Yaklaşık %84 |
| Diğer tüm transferler eklendiğinde | 0,410 | 0,010 | Yaklaşık %16 |
| Toplam | 0,063 | %100 |
Hareketlilik verisi de aynı hikâyeyi destekliyor. TÜİK’in panel sonuçlarına göre 2024’te en düşük gelirli %10’luk grupta bulunan fertlerin %58,9’u 2025’te de aynı grupta kaldı. En alt dilim yapışkan bir taban gibi çalışıyor. Bu tablo, en alttakine yönelik desteğin hacim olarak artırılması kadar biçiminin de yeniden düşünülmesi gerektiğini gösteriyor: dağınık, kurumdan kuruma değişen, kimi zaman ayni ve öngörülemez desteklerin yerine, en alt %20’yi tanımlayan, düzenli ve doğrudan hesaba yatan tek bir nakit ödemesi, aynı bütçeyle Gini üzerinde çok daha güçlü bir iz bırakabilir.
Kredi Musluğu ve Nakit Musluğu: Türkiye İçin Sayısal Senaryolar
Alt gelir grubunun paraya erişimini artırmanın 2 yolu var: kredi musluğu ve nakit musluğu. Kredi musluğu, bu grubu bankacılık sistemine borçlanabilen müşteriler olarak dahil etmeyi hedefler. Nakit musluğu ise devletin doğrudan, aracısız ve düzenli bir ödemeyle en alttakinin hesabına para yatırmasıdır. Bu yazının tezi ikincisinin önce gelmesi gerektiğidir, ama ikisi birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısıdır. Önce ölçeği somutlaştırmak gerekiyor, çünkü bu tartışmada en sık sorulan soru şudur: böyle bir programın makro büyüklüğü ne olur ve ekonomi bunu kaldırabilir mi?
TÜİK’e göre Türkiye’de 2025 itibarıyla yaklaşık 27 milyon hane bulunuyor ve ortalama hane büyüklüğü 3,08 kişi. Gelir dağılımı kişi bazında dilimlendiği için kaba bir eşdeğer olarak, en alt %20 yaklaşık 5,4 milyon haneye karşılık gelir. Hedefli bir kredi programı için önceki çalışmalarımızda 3 senaryo ele almıştık. Birinci senaryoda 1 milyon haneye ortalama 200 bin lira kredi verilirse toplam büyüklük 200 milyar lira olur; program 1 yıla yayılırsa aylık akış yaklaşık 16,7 milyar lirada kalır. İkinci senaryoda 2 milyon haneye ortalama 450 bin lira verilirse toplam 900 milyar liraya, aylık akış 75 milyar liraya ulaşır. Üçüncü senaryoda 3 milyon haneye ortalama 300 bin lira verilirse toplam yine 900 milyar lira olur, ama kapsam genişler ve ortalama tutar daha dengeli kalır.
Bunların yanına bir doğrudan nakit senaryosu eklemek karşılaştırmayı tamamlar. En alt %20’ye denk gelen 5,4 milyon haneye her ay 5 bin lira, yani yılda 60 bin lira ödendiğini varsayalım. Yıllık toplam maliyet yaklaşık 324 milyar lira olur. Bu, 2025 yılı hasılasının yaklaşık %0,5’i demektir.
| Senaryo | Kapsam | Hane başı tutar | Toplam | 2025 GSYH’ye oranı | Aylık akış |
|---|---|---|---|---|---|
| Kredi 1 | 1 milyon hane | 200 bin lira (bir kez) | 200 milyar lira | Yaklaşık %0,32 | Yaklaşık 16,7 milyar lira |
| Kredi 2 | 2 milyon hane | 450 bin lira (bir kez) | 900 milyar lira | Yaklaşık %1,42 | 75 milyar lira |
| Kredi 3 | 3 milyon hane | 300 bin lira (bir kez) | 900 milyar lira | Yaklaşık %1,42 | 75 milyar lira |
| Doğrudan nakit | 5,4 milyon hane (alt %20) | Ayda 5 bin lira | Yılda yaklaşık 324 milyar lira | Yaklaşık %0,51 | Yaklaşık 27 milyar lira |
| Karşılaştırma: varsayımsal faiz geliri | 1 milyon lira üstü TL mevduat | %40 varsayım | Yılda yaklaşık 4,8 trilyon lira | Yaklaşık %7,6 |
Bu sayısal çerçeveler önemli bir şey gösteriyor. Alt gelir gruplarına yönelik programlar makro ölçekte sanıldığı kadar devasa büyüklükler değil. Doğrudan nakit senaryosunun yıllık maliyeti, aynı yıl 1 milyon lira üzerindeki TL mevduata işleyebilecek faiz gelirinin yaklaşık 15’te 1’i kadar. 900 milyar liralık en büyük kredi senaryosu bile, Eylül 2025’te 1 milyon lira üzerindeki hesaplarda duran 20,1 trilyon liranın yaklaşık %4,5’ine denk geliyor. Sorun ölçek değil, tasarım ve tercih.
Asıl mesele paranın miktarı değil, sisteme hangi kapıdan girdiği.
Enflasyon ve cari açık: 2 meşru kaygı
Her para aktarımı doğal olarak enflasyon tartışmasını gündeme getirir ve bu kaygı yersiz değildir. Ancak aktarımın enflasyon üzerindeki etkisi otomatik değildir. Bir harcama artışının enflasyon yaratabilmesi için 2 koşul gerekir: talep artışının üretim kapasitesini aşması ve paranın dolaşım hızının güçlü biçimde yükselmesi. Merkez Bankası Ekim kararında iç talebin zayıf seyrettiğini açıkça belirtti; Eylül toplantı özetine göre sanayi üretimi Temmuz’da yıllık %0,3 gerilemiş, işsizlik oranı %8,1’e çıkmıştı. Kullanılmayan kapasitenin olduğu bir ortamda alt gelir grubuna giden para önce üretimi harekete geçirir. Kenya deneyinde fiyatların neredeyse hiç kıpırdamamasının nedeni de buydu.
Yine de Türkiye’de enflasyon beklentileri henüz tam olarak çıpalanmış değil ve bu, dikkatli bir tasarım gerektiriyor. Programın 1 yıla kademeli olarak yayılması paranın bir anda değil zamana yayılarak dolaşıma girmesini sağlar. Finansmanın para basarak değil, emeklilik dışındaki dağınık programlar ve regresif sübvansiyonların birleştirilmesiyle sağlanması toplam talebi büyütmeden yalnızca giriş noktasını değiştirir. Kredi musluğunda ise geri ödemelerin yeni kredilere kaynak olduğu dönen bir fon yapısı, programın net para yaratma etkisini sınırlar. Cari açık tarafında ise yukarıda görülen harcama sepeti farkı, alt gelir grubuna giden liranın ithalata sızma oranının daha düşük olacağını düşündürüyor.
Kurumsal tasarım: banka, devlet ve sıralama
Programın başarısı yalnızca büyüklüğüne değil, kurumsal tasarımına bağlıdır. Kredi musluğunun bankacılık sistemi içinde işlemesi gerekir: kredi değerlendirmesi, geri ödeme planı ve risk yönetimi bankalar tarafından yürütülmeli, devletin rolü riskin bir bölümünü üstlenen garanti mekanizmaları ve düzenleyici çerçeveyle sınırlı kalmalıdır. Temerrüt riskini azaltmak için 3 yöntem öne çıkıyor. İlki küçük ve kademeli kredi modelidir: önce düşük tutarlar verilir, geri ödeme performansı gözlenir, sonra tutar artırılır. İkincisi, taksitlerin hane gelirinin belirli bir oranını aşmayacak biçimde planlanmasıdır. Üçüncüsü finansal okuryazarlık desteğidir.
Burada 2 musluk arasındaki ilişki netleşiyor. Takipteki bireysel alacakların 1 yılda yaklaşık %73 arttığı bir ortamda, kayıt ve teminattan yoksun en alt %20’ye önce kredi açmak hem haneyi hem bankayı riske atar. Düzenli doğrudan nakit ise bu kesime önce bir banka hesabı, düzenli bir gelir kaydı ve küçük de olsa bir tampon kazandırır. Bankanın göremediği risk bu sayede görünür hale gelir. Doğru sıralama budur: önce nakit musluğu tabanı oluşturur, sonra kredi musluğu bu tabanın üzerinde kademeli olarak açılır. Bankanın sorduğu 3 sorudan ikisine, düzenli gelir ve kredi geçmişi sorularına, düzenli ve kayıtlı bir nakit transferi zaten cevap üretir.
| Ölçüt | Doğrudan nakit | Hedefli kredi |
|---|---|---|
| Hedef kitle | En alt %20, idari kayıtlardan otomatik | Düzenli geliri olan alt ve orta gelirli haneler |
| Geri ödeme | Yok | Var; gelirle uyumlu taksit |
| Temerrüt riski | Yok | Var; kademeli tutarla yönetilir |
| Finansman | Dağınık programların ve regresif sübvansiyonların birleştirilmesi | Bankacılık sistemi, kısmi kamu garantisi |
| Bankacılığa etkisi | Hesap ilişkisi ve gelir kaydı yaratır | Kredi geçmişi yaratır |
| Sıralama | Önce | Sonra, tabanın üzerine |
Yapısal avantajlar ve riskler
Türkiye bu tür bir tasarım için önemli avantajlara sahip. Bankacılık sektörü güçlü bir düzenleyici çerçeve içinde çalışıyor ve dijital ödeme altyapısı yaygın. Küçük ve orta ölçekli işletmeler ekonomik faaliyetin büyük kısmını oluşturuyor ve yerel talebe duyarlı. Nüfus görece genç ve ekonomik hareketlilik potansiyeli yüksek. Risklerin başında ise kredi kalitesi, enflasyon beklentileri ve programların kısa vadeli siyasi araçlara dönüşme tehlikesi geliyor. Bu son risk, ödemenin kurallara bağlı, kişiden bağımsız ve otomatik işleyen bir mekanizmayla yürütülmesini zorunlu kılıyor. Bu riskler doğru tasarımla yönetilebilir, ama tamamen ortadan kaldırılamaz.
Orta Sınıf Bir Başlangıç Değil, Bir Sonuçtur
Bu tartışmada çoğu zaman orta sınıf meselesi gündeme gelir ve politika hedefi olarak orta sınıfın büyütülmesi söylenir. Oysa orta sınıf ekonomik politikanın başlangıç noktası değil, sonucudur. Paraya erişim genişlediğinde ekonomik hareketlilik artar. Hareketlilik arttığında küçük girişimler çoğalır, yerel üretim ağları güçlenir ve gelir dağılımı zamanla dengelenir. Daha geniş bir orta gelir grubu bu sürecin ardından gelir. Süreç hızlı değildir, ama uzun vadede ekonominin yapısını değiştirebilir.
Türkiye verileri bu sürecin şu anda hangi noktada tıkandığını gösteriyor. En alt %10’dakilerin %58,9’u bir yıl sonra yine aynı dilimde. Fertlerin %25,1’i beklenmedik bir harcamaya tampon bulamıyor. Hanelerin banka borcu konut gibi kalıcı varlıklardan çok kart ve ihtiyaç kredisi gibi kısa vadeli geçim araçlarında yoğunlaşıyor. Mevduatın %78’i hesapların %1’inde duruyor ve faiz geliri oradan sisteme giriyor. Ekonomik sistemler çoğu zaman yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru güçlenir; geniş bir taban üzerine kurulan büyüme daha dayanıklıdır.
Türkiye ekonomisinin uzun vadeli başarısı yalnızca büyüme oranlarıyla değil, bu büyümenin toplumun ne kadar geniş bir kesimine yayıldığıyla ölçülecek. Ve ekonomi politikasının en önemli sorularından biri hâlâ aynı yerde duruyor: ekonomide dolaşan para, toplumun en alttaki kesimlerine ne kadar ulaşabiliyor?
Bu, tezin karşısındaki en ciddi itirazdır ve dürüstçe cevaplanmalıdır. Kenya deneyinde transferler yerel gayrisafi hasılanın %15’ini aşmasına rağmen fiyat artışı çok küçük kaldı, çünkü ekonomide kullanılmayan kapasite vardı ve talep bu kapasiteyi harekete geçirdi. Ancak arz tarafı tıkalı, kapasitesi dolu bir ekonomide yeni basılmış parayla finanse edilen büyük bir nakit dağıtımı fiyatları yükseltir. Bu nedenle tezin doğru kurulumu, para basarak yeni bir harcama yaratmak değil, mevcut dağınık programlardan ve regresif fiyat sübvansiyonlarından gelen kaynağı en alttakine doğrudan nakit olarak yeniden yönlendirmektir. Toplam harcama değişmeden yalnızca giriş noktası değiştiğinde, enflasyonist baskı değil hedefleme isabeti artar.
Ücret itirazının tarihsel kaynağı ise İngiltere’deki 1795 Speenhamland sistemidir. Bu sistem düşük ücretleri ekmek fiyatına bağlı olarak tamamlıyordu ve Karl Polanyi 1944’te Büyük Dönüşüm’de bunun işverenlerin ücretleri düşürmesine zemin hazırladığını savundu. Buradan çıkan ders doğrudan nakde karşı değil, ücrete bağlı tamamlayıcı yardıma karşıdır. Ücreti tamamlayan bir sistem işverene sübvansiyon olur; ücretten bağımsız, kişiye ödenen bir taban ise çalışanın pazarlık gücünü artırır. Alaska ve 6 ülkedeki 7 deney de istihdamın düşmediğini gösteriyor.
İyi Tasarlanmış Doğrudan Nakit Nasıl Olmalı
Kanıtlar bir araya getirildiğinde, en alt gelir grubuna doğrudan para aktarımının işe yaraması için birkaç tasarım ilkesi öne çıkıyor. Birincisi, ödemenin aracısız olarak doğrudan kişinin hesabına yatması gerekir. Hindistan deneyi, her ara halkanın bir sızıntı noktası olduğunu gösterdi. Bu, aynı zamanda paraya ulaşım sorununun kendisine de çözümdür; transferin bir hesaba yatması, hesapsız 1,3 milyar insanın bankacılık sistemine girişinin en doğal kapısıdır. Findex verisi, gelişmekte olan ülkelerde birçok yetişkinin ilk hesabını bir ödeme almak için açtığını zaten gösteriyor.
İkincisi, ödeme düzenli ve öngörülebilir olmalıdır. Kenya’daki karşılaştırma, aylık ödemelerin gıda güvenliğini daha çok artırdığını gösterdi; Hindistan’daki şeker kamışı çiftçileri ise gelirin tek bir zamana sıkışmasının zihinsel bir bedeli olduğunu. Ayın sonunda tükenen hanenin ihtiyacı, yılda bir kez gelen büyük bir paradan çok, her ay aynı gün gelen küçük ama güvenilir bir paradır. Traianus’un alimentası da aylık ödüyordu.
Üçüncüsü, ödeme hedefli ama başvuru yükü düşük olmalıdır. En alt %20’yi idari kayıtlardan otomatik olarak belirleyen, kişiden yoksulluğunu her yıl yeniden kanıtlamasını beklemeyen bir sistem, hem damgalanmayı hem de başvurmama sorununu azaltır. ABD’deki çocuk vergi kredisinin başarısı da büyük ölçüde ödemenin vergi sistemi üzerinden otomatik işlemesinden geliyordu.
Dördüncüsü ve belki en önemlisi, finansman yeni para basmaktan değil, mevcut dağınık programların ve regresif sübvansiyonların birleştirilmesinden gelmelidir. En üst gelir dilimine en alttakinden 6 kat fazla fayda sağlayan bir fiyat sübvansiyonunun yerine aynı kaynağın en alttakine nakit olarak verilmesi, bütçeyi büyütmeden hem eşitsizliği hem de israfı azaltır. Bu, Friedman’ın negatif gelir vergisi önerisinin ve Paine’in ulusal fonunun 21. yüzyıldaki uygulanabilir sentezidir.
Sonuç: Lütuf Değil Pay
4.000 yılı aşan bu yolculuğun ortak bir dersi var. Toplumlar en alttakine yardımı ya bir lütuf olarak, verenin seçtiği mallar ve koşullarla, ya da bir pay olarak, alanın dilediği gibi kullanabileceği para olarak düzenledi. Deir el-Medine’nin ambara bağımlı işçileri, ayni sistemin tek bir tıkanıklıkta nasıl açlığa dönüştüğünü gösterdi. Veleia’nın bronz levhası ise bir devletin en alttakine her ay, öngörülebilir biçimde para ödeyebileceğini 2.000 yıl önce kanıtladı.
Bugünün verileri bu tarihsel sezgiyi ölçülebilir hale getirdi. Doğrudan nakit alkol ve tütüne gitmiyor, çalışma isteğini kırmıyor, yerel ekonomide çarpan etkisi yaratıyor, dağıtımı ayni yardımdan ucuz ve aracısız ödendiğinde sızıntısı belirgin biçimde düşük. Buna karşılık dağınık sosyal yardımın, Türkiye örneğinde açıkça görüldüğü gibi, eşitsizlik üzerindeki etkisi hacmiyle orantılı olarak sınırlı kalıyor. En alt gelir grubunun sorunu çoğu zaman yardımın hiç olmaması değil, yardımın ona para olarak, zamanında ve aracısız ulaşmamasıdır. Paraya ulaşım sorununu çözmeden gelir ve servet eşitsizliğini kalıcı olarak azaltmak mümkün görünmüyor. Ve paraya ulaşım sorununun en doğrudan çözümü, paranın kendisidir.
Dünya Bankası, The Global Findex Database 2025: Connectivity and Financial Inclusion in the Digital Economy, 2025.
ABD Merkez Bankası Yönetim Kurulu, Economic Well-Being of U.S. Households in 2024, Mayıs 2025.
ABD Merkez Bankası Yönetim Kurulu, Distributional Financial Accounts, 2025 3. çeyrek verisi, St. Louis Fed FRED veri tabanı üzerinden.
ABD Tüketici Finansal Koruma Bürosu, maaş günü kredisi inceleme usulleri ve ücret yapısı açıklamaları.
Poverty Impedes Cognitive Function, Science, cilt 341, 2013.
The Short-term Impact of Unconditional Cash Transfers to the Poor: Experimental Evidence from Kenya, Quarterly Journal of Economics, cilt 131, 2016.
General Equilibrium Effects of Cash Transfers: Experimental Evidence from Kenya, Econometrica, cilt 90, sayı 6, 2022.
Consumer Spending and the Economic Stimulus Payments of 2008, American Economic Review, cilt 103, sayı 6, 2013.
The Wealthy Hand-to-Mouth, Brookings Papers on Economic Activity, 2014.
Cash Transfers and Temptation Goods, Economic Development and Cultural Change, 2017; Dünya Bankası çalışma tebliği sürümü, 2014.
Debunking the Stereotype of the Lazy Welfare Recipient: Evidence from Cash Transfer Programs Worldwide, World Bank Research Observer, 2017.
The Labor Market Impacts of Universal and Permanent Cash Transfers: Evidence from the Alaska Permanent Fund, American Economic Journal: Economic Policy, cilt 14, sayı 2, 2022.
Finlandiya Sosyal Sigortalar Kurumu (Kela) ve Sosyal İşler ve Sağlık Bakanlığı, temel gelir deneyi nihai değerlendirme raporu, 2020.
Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü ve Dünya Gıda Programı, Ekvador, Nijer, Uganda ve Yemen’de nakit, gıda ve kupon karşılaştırması, 2013; Costing Alternative Transfer Modalities, Food Policy.
Building State Capacity: Evidence from Biometric Smartcards in India, American Economic Review, cilt 106, sayı 10, 2016.
Uluslararası Para Fonu, The Unequal Benefits of Fuel Subsidies: A Review of Evidence for Developing Countries, Çalışma Tebliği 2010/202.
ABD Nüfus Bürosu, Poverty in the United States: 2022, tamamlayıcı yoksulluk ölçüsü tabloları, Eylül 2023.
TÜİK, Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2025, Gelir Dağılımı İstatistikleri, Aralık 2025.
Torino Mısır Müzesi, Grev Papirüsü, katalog 1880, papirüs koleksiyonu kaydı.
Lagaş reform konileri, Paris Louvre Müzesi koleksiyonu.
Res Gestae Divi Augusti, Monumentum Ancyranum, 15. bölüm.
Tabula Alimentaria Veleiana, CIL XI 1147, Parma Ulusal Arkeoloji Müzesi.
Herodotos, Tarihler, 7. kitap, 144. bölüm.
Platon, Yasalar; Aristoteles, Politika; Thomas More, Ütopya, 1516; Juan Luis Vives, Yoksullara Yardım Üzerine, 1526; Richard Cantillon, Ticaretin Genel Doğası Üzerine Deneme, 1755; Thomas Paine, Tarımsal Adalet, 1797.
Marcel Mauss, Armağan Üzerine Deneme, 1925; John Maynard Keynes, İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi, 1936; Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm, 1944.
TCMB, Para Politikası Kurulu kararları ve toplantı özetleri, Eylül ve Ekim 2026.
TCMB, makroihtiyati çerçeveye ilişkin basın duyuruları, Mayıs ve Ekim 2026.
TCMB, Finansal İstikrar Raporu, Mayıs 2026.
BDDK, haftalık bankacılık sektörü verileri ve mevduat tutar dilimleri, 2025 ve 2026.
TÜİK, Yıllık Gayrisafi Yurt İçi Hasıla 2024 ve 2025; Hanehalkı Bütçe Araştırması 2025; Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri 2025; İstatistiklerle Aile 2025.
Credit Rationing in Markets with Imperfect Information, American Economic Review, 1981; Credit Cycles, Journal of Political Economy, 1997.
Milton Friedman, Kapitalizm ve Özgürlük, 1962 ve Paranın Optimum Miktarı, 1969; John Rawls, Bir Adalet Teorisi, 1971; Friedrich Hayek, Hukuk, Yasama ve Özgürlük, 3. cilt, 1979.