Gizli Belgelerde Türkiye Petrolü: 1954 Petrol Kanunu ve Kerkük-Yumurtalık Hattı
Gizli Belgelerde Türkiye Petrolü: 1954 Petrol Kanunu ve Kerkük-Yumurtalık Hattı
1952 baharında Türkiye, 30 yıla yakın süren yalnız başına petrol arayışını bırakıp kapıyı Amerikan şirketlerine açmaya karar verdi. 1973 yazında aynı ülke, kendi toprağından çıkmayan bir petrolün Akdeniz’e açılan kapısı oldu. Gizliliği kaldırılmış ABD diplomatik telgrafları, bir CIA raporu ve bir zirve tutanağı, bu iki kapının nasıl açıldığını ve aradaki 20 yılda Türkiye’nin petrol hikâyesindeki yerinin nasıl değiştiğini adım adım gösteriyor.
1952: Türkiye Petrolünü Amerikan Şirketlerine Açma Teklifi
28 Mayıs 1952 akşamı Ankara’da Cumhurbaşkanı, yanında Başbakan ve Dışişleri Bakanı ile birlikte, ABD Büyükelçisi’ni iki buçuk saat süren bir görüşmeye davet etti. Görüşmenin konusu önceden haber verilmişti ve masaya oturulunca netleşti: Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin petrol kaynaklarının Amerikan petrol şirketlerinin katılımıyla geliştirilmesini öneriyordu. Büyükelçi 3 gün sonra, 31 Mayıs’ta, Washington’a gizli ve öncelikli damgalı 1355 sayılı telgrafı çekti.
Telgrafın ilk paragrafı teklifin neden bu kadar önemsendiğini açıklıyor. Büyükelçiye göre Cumhurbaşkanı’nın söyledikleri, Türkiye’nin petrol arama ve işletmesine ister yabancı ister yerli olsun özel sermayenin doğrudan katılımını tutarlı biçimde reddettiği bir geçmişin üzerine geliyordu. Cumhuriyet petrolü devletin işi saymış, bu işi de yıllarca Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü eliyle yürütmüştü. Şimdi devletin en üst makamı bu çizgiden dönüyordu.
Cumhurbaşkanı’nın gerekçeleri telgrafta sırayla kayda geçirilmiş. Türk hükümeti yaklaşık 30 yıldır petrol arıyordu. Ramandağ’da kendi imkânlarıyla petrol bulmuştu, fakat çalışmalar tatmin edici ilerlemiyordu. Asıl hedef, petrol üretimini ekonomik kalkınmanın itici gücü yapmaktı. Güney ve güneydoğuda petrol bulunmasının stratejik anlamı da biliniyordu. Ve en önemlisi, petrol endüstrisi Türklerin sahip olmadığı teknik bilgiyi ve sermayeyi gerektiriyordu. Cumhurbaşkanı yabancı şirketlerin emeklerinin karşılığında kâr etmesi gerektiğini anlıyor ve buna hazır olduğunu söylüyordu. Telgrafın en çarpıcı cümlesi ise bunların hemen ardından geliyor: Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin yalnızca ABD şirketleriyle ilgilendiğini açıkça belirtmişti.
Büyükelçi masada kişisel görüşünü de aktarmıştı. Ramandağ sahasının konumu ülkenin tamamına kaynak olmak için ekonomik değildi ve ürünü görece düşük kaliteliydi. Buna karşılık Adana-İskenderun bölgesinin avantajları vardı ve Türk hükümeti alışılmış koşulları kabul ederse Amerikan şirketleri burayı aramakla ilgilenebilirdi. Washington’a ise bir cevap çerçevesi önerdi: ABD, Türkiye’nin kalkınmasına yardım etmek, iki ülke arasındaki bağı güçlendirmek ve hem barışta hem olası bir çatışmada Adana-İskenderun bölgesinde petrol üretmenin iki tarafa da sağlayacağı yarar nedeniyle bu teklifle ilgilenmeliydi.
Telgrafın yorum bölümü bütün belgenin anahtarı. Büyükelçi teklifi, görevine başladığından beri Türk-ABD ilişkilerindeki en önemli gelişme olarak niteliyor ve gerekçesini iki parçaya ayırıyor. Birincisi iki ülkenin doğrudan kazancıydı. İkincisi ise petrol şirketleri ile üretici ülkeler arasındaki ilişkilerin genel gidişatına yapacağı etkiydi. Yani daha ilk gün, Türkiye’nin kararı yalnızca Türkiye’yi ilgilendiren bir mesele olarak okunmuyordu.
Büyükelçi önündeki hukuki engelleri de tek tek saymıştı. 14 Haziran 1935 tarihli 2804 sayılı kanun, petrol arama ve işletme haklarının tamamını Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü’ne vermişti ve kaldırılması gerekiyordu. 24 Mart 1926 tarihli 792 sayılı Petrol Kanunu modern arama tekniklerini hesaba katmıyordu ve muhtemelen değiştirilmeliydi. 1 Ağustos 1951 tarihli 5821 sayılı yabancı sermaye kanununun da gözden geçirilmesi gerekebilirdi. İlk adım olarak Türklerin ABD’li özel danışmanlardan uzman görüşü almasını önerdi ve teklifin bu erken aşamada gizli tutulması için özel önlem istedi.
Washington’un Cevabı: Venezuela Tipi Bir Petrol Kanunu
Cevap 3 Haziran 1952’de 1129 sayılı telgrafla geldi. Dışişleri Bakanlığı meselenin önemini kabul ediyor ve her türlü kolaylığı sağlamaya hazır olduğunu yazıyordu. Ama hemen ardından bir ayrım koyuyordu. Türk hükümeti Amerikan şirketlerini ya Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü gibi bir devlet kuruluşuyla ortaklık temelinde ya da başka ülkelerdeki gibi olağan ticari temelde düşünüyor olabilirdi. Washington’un hükmü kısaydı: ilk yol seçilirse, yetkin hiçbir Amerikan şirketinin ilgileneceğinden ciddi biçimde şüphe ediyordu.
Telgraf bir de soğuk duş içeriyordu. Büyükelçi, Türklerin aşırı iyimserliğe kapılmasını önlemek için iki noktayı hatırlatabilirdi. Şirketler o günkü dünya koşullarında ABD’den uzak yeni bölgelere büyük para yatırmaya isteksizdi. Üstelik Türkiye, petrol potansiyeli bakımından ABD’ye daha yakın ve petrolü kanıtlanmış Kanada, Venezuela ve Peru gibi alanlardan daha az çekiciydi.
Telgrafın asıl yönlendirici cümlesi, yalnızca büyükelçinin bilgisi için olduğu notuyla yazılmış. Bakanlığa göre Amerikan firmalarını Türk petrolüne çekmek için Venezuela’dakine benzer bir kanun gerekecekti. Aykırı bütün mevzuatı kaldırıp tek tek imtiyaz vermek de aynı sonucu doğurabilirdi, fakat Bakanlık bu yolu bütün şirketlere uygulanacak genel bir kanuna göre çok daha az tatmin edici buluyordu. Türkiye’nin 5 Mayıs’ta büyükelçilik kanalıyla Washington’a ulaşmış, yabancı sermayenin petrole katılımına izin veren bir taslak kanunu vardı. Telgraf, büyükelçinin Türklere bu taslak üzerindeki çalışmayı şimdilik bekletmelerini önermesini tavsiye ediyordu.
Telgrafta gözden kaçmaması gereken bir çelişki daha var. Türkiye yalnızca Amerikan şirketleri istiyordu. Washington ise diğer dost ülke vatandaşlarının dışlanmasına karşı olduğunu, imtiyazların rekabete dayalı biçimde bütün dost ülkelere açılmasını tercih ettiğini yazıyordu. Bakanlık tek bir firmaya münhasır imtiyaz verilmesi yerine birden çok şirketin çalışmasını, antitröst kaygısıyla da bu şirketlerin tek bir çatı altında değil ayrı tüzel kişiler olarak faaliyet göstermesini istiyordu. Önerilecek danışmanların rolü de sınırlanmıştı: kanun, usul ve arama sahalarının belirlenmesi konusunda tavsiyede bulunacaklar, Türk hükümeti adına şirketlerle pazarlığa oturmayacaklardı.
Büyükelçi 5 Haziran’da bu çizgide hazırlanmış bir notayı Türkiye Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri’ne verdi ve yabancı şirketlerin katılımının olağan ticari temelde olacağını açıkça belirtti. Böylece daha ilk haftada çerçeve çizilmişti: devlet ortaklığı yok, Venezuela modeli bir genel kanun var.
Bu yazıdaki ABD belgelerinin tamamı, ABD Dışişleri Bakanlığı Tarihçi Ofisi’nin yayımladığı resmi diplomatik belge derlemesinden alındı. Derleme, gizliliği kaldırılmış telgrafları, görüşme tutanaklarını ve istihbarat raporlarını tarih ve konu sırasıyla yayımlıyor.
Görsellerde yer alan metinler, bu derlemede yayımlanan resmi metinlerden harfi harfine dizildi. Belge görselleri arşivdeki taranmış asılların fotoğrafı değil, yayımlanmış metnin daktilo biçiminde yeniden dizilmiş halidir. Atlanan yerler köşeli parantez içinde üç noktayla gösterildi. Telgraflardaki kısaltmalar dönemin telgraf dilidir: “wld” would, “Govt” government, “PriMin” başbakan, “ME” Orta Doğu anlamına gelir.
Kasım 1952: Türk Hükümetinin Kararı ve ABD Basınına Giden Duyuru
Yaz boyunca konu sessizce olgunlaştı. 10 Kasım 1952’de Cumhurbaşkanı büyükelçiyi yeniden çağırdı. Başbakan ve Dışişleri Bakanı da oradaydı. Başbakan, Türk hükümetinin yabancı petrol şirketlerini, telgrafın parantez içinde düştüğü notla fiilen ABD şirketlerini, petrol kaynaklarının geliştirilmesine davet etme kararını aldığını teyit etti. Gerekçesi bir itiraftı: 20 yıllık çabadan sonra petrol kaynaklarını işletmekte başarılı olamadıklarını kabul etmeye hazırdılar.
Geriye tek bir hukuki soru kalmıştı. 1926 tarihli kanuna göre devlet, petrol üzerindeki münhasır işletme yetkisini bir Türk şirketine devredebiliyordu. Aynı yetkiyi yabancı bir şirkete de devredip devredemeyeceği belirsizdi. Mümkün değilse hükümet ya Bakanlar Kurulu kararıyla ya da gerekirse yeni bir kanunla yolu açacaktı. Bakanlar Kurulu kararı 12 Kasım tarihini taşıyor ve aynı gün büyükelçi Washington’a 632 sayılı telgrafı çekiyor.
Büyükelçi telgrafta bu kararın uzun süredir üzerinde çalıştığı bir sonuç olduğunu yazıyor ve önemini sıralıyor. Karar Türk hükümetinin ABD’ye ve ABD şirketlerine güvenini gösteriyordu. Türk hükümetinin yerli ve yabancı özel yatırımı teşvik etme konusundaki samimiyetini dünya iş çevrelerine kanıtlayacaktı. Ve petrol şirketleri ile üretici ülkeler arasındaki ilişkiler üzerinde, özellikle Orta Doğu’da, olumlu bir etki yapacaktı. Ardından bu etkiyi büyütmek için somut bir öneri getiriyordu: duyuru özellikle Orta Doğu ve Güney Amerika’da geniş biçimde yayılmalıydı, çünkü bu oradaki ABD petrol şirketlerinin konumunu istikrara kavuşturacaktı.
Bu cümleyi yerine oturtmak için takvime bakmak yeterli. İran, 1951 baharında petrolünü millileştirmiş ve İngiliz şirketiyle başlayan kriz bütün üretici ülkelerin gözü önünde sürüyordu. Washington’un bakışıyla Türkiye’nin kararı, aynı coğrafyada ters yönde atılmış bir adımdı: yıllarca devlet tekeliyle petrol aramış bir ülke, bu yoldan vazgeçip özel sermayeye dönüyordu. Türkiye için bir kalkınma tercihi olan karar, ABD diplomasisi için başka üretici ülkelere gösterilecek bir örnekti.
Türkiye için bir kalkınma tercihi olan karar, Washington için başka üretici ülkelere gösterilecek bir vitrindi.
Duyuru tam da önerildiği gibi yapıldı. Büyükelçinin 11 Aralık 1952 tarihli görüşme tutanağına göre, Bakanlar Kurulu kararnamesi yayımlanıp Devlet İşletmeleri Bakanı 3 Aralık’ta Meclis’te açıklama yaptıktan sonra büyükelçi, Washington’daki Türk Büyükelçiliği ile mutabık kalınmış bir basın notu hazırladı ve 5 Aralık’ta Dışişleri Bakanlığı’ndaki basın toplantısında konuyu gazetecilere anlattı. ABD’nin önde gelen gazetelerinden en az ikisi övgü dolu başyazılar yayımladı. Duyurunun kopyaları petrol basınına ve bütün ABD petrol şirketlerine gönderildi. Amaç tutanakta açıkça yazılı: Türk hükümeti davetini yaptığında Amerikan şirketlerinin öne çıkması için ilgi uyandırmak. Büyükelçi birkaç şirketin ilgilendiğine dair ilk işaretleri aldığını da ekliyordu.
Aynı tutanakta küçük ama anlamlı bir ayrıntı daha var. Büyükelçi, Devlet İşletmeleri Bakanı’nın Meclis’teki açıklamasının yeni bir politikanın duyurusundan beklenecek kadar açık olmadığını söylüyor. Dışişleri Bakanı da bu açıklamanın biraz belirsiz kaldığını kabul ediyor, hükümetin petrol politikasına dair daha net bir açıklamanın yakında geleceğini bildiriyor. Türkiye kapıyı açıyordu, ama içeride bu kararın nasıl anlatılacağı henüz netleşmemişti.
6326 Sayılı Petrol Kanunu’nu Kim Yazdı?
Hikâyeyi kapatan belge, bir yıldan biraz uzun bir süre sonra yazılmış bir mektup. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Ekonomik İşlerden Sorumlu Bakan Yardımcısı, Savunma Seferberlik Ofisi Direktörü’ne yazıyor. Mektup tarihsiz, ama içeriği tarihini ele veriyor: Meclis’in 7 Mart 1954’te kabul ettiği kanundan söz ediyor, muhatabın 5 Nisan tarihli teşekkür mektubuyla da cevaplanıyor. Konusu, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin 16 Kasım 1953 tarihli Ulusal Petrol Programı belgesinin 15. paragrafında öngörülen adımların nasıl uygulandığına dair bir durum raporu.
Bakanlığın yaklaşımı mektupta açıkça anlatılıyor. Dost yabancı ülkeler, gayriresmî biçimde ve işbirliği havası içinde, topraklarında petrol geliştirmeye elverişli politikalar benimsemeye teşvik ediliyordu. Gerekçe olarak bazı halkların petrol meselesine bakışındaki yoğun milliyetçilik gösteriliyor ve doğrudan yolların bu yüzden daha az umut vaat ettiği yazılıyor. Bakanlığa göre az gelişmiş ülkeler petrolü, sağlam bir petrol kanunu ya da imtiyaz sözleşmesi altında çalışan dış özel sermayenin yardımı olmadan ancak büyük güçlükle işletebilirdi. Bu nedenle Bakanlık, başka ülkelerin iç işlerine karışmayacak biçimde, dost ülkelere bu koşulları kurmaları için teşvik ve yardım sağlıyordu. Ve örnekler listesinin en başına Türkiye konuluyordu.
Mektubun Türkiye paragrafı 3 adımlık bir özet. Dönüşümün ilk aşamalarında Türkiye, ABD Büyükelçisi’nin tavsiye ve yardımını aldı. Daha sonra gerekli mevzuatı hazırlatmak için Amerikalı danışmanlar tuttu. Yeni petrol kanunu 7 Mart 1954’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Mektuba göre kanun yürürlüğe girmeden önce bile çok sayıda petrol şirketi Türkiye’de arama ve üretimle fiilen ilgilenmeye başlamıştı.
Aynı mektupta Türkiye’nin hemen yanında bir karşı örnek duruyor. Brezilya, bütün arama ve geliştirme işini bir devlet tekeline veren ve yabancı sermayeyi tamamen dışlayan bir kanun çıkarmıştı. Mektup bu tercihi, devletin uzun yıllar uğraşmasına rağmen Brezilya’nın ham petrol üretiminin ulusal ihtiyaç yanında önemsiz kaldığı notuyla aktarıyor. Mısır’da bir Amerikan şirketine verilen büyük imtiyaz, Libya’nın yabancı şirketlerin kabul edebileceği bir petrol kanunu hazırlığı, Kolombiya ve Peru’nun daha elverişli hale getirilen mevzuatı da aynı listede. Bu tabloda Türkiye, Washington’un doğru yolu seçen ülkeler sütununun en başındaydı.
Türk tarafındaki kaynaklar resmi tarihi tamamlıyor. Atatürk Araştırma Merkezi’nin ansiklopedi maddesine göre 6326 sayılı Petrol Kanunu 7 Mart 1954’te kabul edildi, 16 Mart 1954 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı ve 135 maddeden oluşuyordu. Aynı madde, hükümetin kanunla ilgili düşüncelerini hayata geçirmek için ABD’den bir jeoloğun getirildiğini de kaydediyor. Petrol kanununun hemen ardından 6327 sayılı kanunla Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı kuruldu. Kanun, yerli ve yabancı şirketlere petrol arama ve işletme yolunu açıyordu.
Okyanusun öbür yakasındaki arşiv de aynı yere işaret ediyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarında ABD’nin savaş dönemi petrol idaresinde görev yapmış bu danışmanın kişisel arşivi bugün bir ABD başkanlık kütüphanesinde saklanıyor. Arşivin tanıtımına göre danışmanın 1947 ile 1954 arasını kapsayan daktilo günlükleri, ağırlıklı olarak Venezuela, Türkiye ve İsrail’e yaptığı yolculukları anlatıyor. 1951 tarihli bir Amerikan gazetesi, İsrail’in hazırlanmakta olan yeni petrol kanununun da aynı danışman tarafından kaleme alındığını yazıyordu. Türkiye’nin kanunu, aynı yıllarda Venezuela, Türkiye ve İsrail arasında gidip gelen bir uzmanlık ağının ürünüydü.
Belgeler iki kolay okumayı da çürütüyor. Teklif Türk tarafından geldi. Cumhurbaşkanı büyükelçiyi kendisi çağırdı, gerekçelerini kendisi sıraladı, Bakanlar Kurulu kararını kendi hükümeti aldı. Bu bir dayatma hikâyesi değil.
Ama kapının ölçülerini Washington aldı. Türkiye yalnızca Amerikan şirketlerini istedi, Washington bütün dost ülkelere açık rekabet dedi. Türkiye’nin elinde devlet kuruluşuyla ortaklığa dayalı bir taslak vardı, Washington bu yolda hiçbir yetkin şirketin gelmeyeceğini söyleyip taslağın bekletilmesini önerdi ve Venezuela tipi genel bir kanunu işaret etti. Kanunu da sonunda Amerikalı danışmanlar yazdı. Kapıyı açmaya Türkiye karar verdi, kapının nasıl açılacağını ise büyük ölçüde Washington belirledi.
1972: Irak Petrolünü Millileştirdi, Suriye Hattı El Değiştirdi
1954 kanunu Türkiye’yi büyük bir petrol üreticisi yapmadı. Şirketler geldi, kuyular delindi, fakat 1970’lerin başında Türkiye hâlâ ithal petrole bağımlı bir ülkeydi. Kapının ikinci kez açılması bu yüzden bambaşka bir kılıkta oldu: Türkiye bu kez petrolünü arayan bir ülke olarak değil, başkasının petrolüne yol olacak bir ülke olarak masaya oturdu.
Kıvılcım güneyden geldi. 1 Haziran 1972’de Irak hükümeti, Irak Petrol Şirketi’nin bütün varlıklarını millileştirdi. CIA’nın aynı ay hazırladığı “Irak’ın Petrolü Millileştirmesinin Bazı Sonuçları” başlıklı istihbarat memorandumu, hamleyi ani ve çarpıcı diye niteliyor ve şirketi kuzey Irak’ta faaliyet gösteren Amerikan, İngiliz, Hollanda ve Fransız petrol firmalarından oluşan bir konsorsiyum olarak tanımlıyor. Raporun saydığı ortaklık yapısı ilginç: üç Avrupa şirketinin her biri %23,75, iki Amerikan şirketinin ortak payı %23,75 ve bir mirasa ait %5. Bu bölüşüm, 1920’lerin sonunda çizilen paylaşımın yarım asır sonra hâlâ yerinde durduğunu gösteriyordu.
Memorandumun Türkiye açısından en önemli satırı, ilk paragrafın sonunda duruyor. Irak’ın hamlesiyle eş zamanlı olarak Suriye, kuzey Irak petrolünü Doğu Akdeniz limanlarına taşıyan boru hattının kendi topraklarındaki kısmına el koymuştu. Kerkük petrolü bu hat üzerinden Suriye’deki Banyas ve Lübnan’daki Trablus limanlarına akıyordu. Rapora göre 1971’de şirketin kuzey üretimi günde ortalama yaklaşık 1,1 milyon varildi, bu da dünya petrol üretiminin %2 kadarına denk geliyordu.
Suriye için hat bir gelir kapısıydı. Memoranduma göre petrol pazarlanamazsa Suriye yılda yaklaşık 82 milyon dolar geçiş ve liman ücreti kaybedecekti. Bu ücretler 1970’te Suriye bütçe gelirlerinin %14’ünü karşılamıştı ve 1972 bütçesinde payının %17’ye çıkması bekleniyordu. Irak için tablo tersten aynı derecede ağırdı: kuzeydeki petrolün denize çıkışı tek bir komşunun topraklarına bağlıydı. Raporun kendisi, Irak’ın asıl sorununun üretmek değil alıcı bulmak olduğunu yazıyor ve Irak heyetinin millileştirmenin ertesi günü, 2 Haziran’da, Moskova’ya gittiğini kaydediyor.
Türkiye’den geçecek ikinci bir yol fikri bu ortamda olgunlaştı ve bunun izleri İngiliz ve İtalyan arşivlerinde duruyor. Hattın kökenini bu arşivlerden inceleyen hakemli bir akademik çalışmanın aktardığına göre, İtalyan devlet petrol şirketinin arşivinde, şirket heyetinin 26-28 Nisan 1972’de Ankara’ya yaptığı ziyarete ait 5 Mayıs 1972 tarihli bir not bulunuyor. Yani Irak’ın millileştirmesinden 1 ay kadar önce İtalyanlar Irak-Türkiye hattı için Ankara’daydı. Aynı şirketin mühendislik kolunun hazırladığı fizibilite çalışmasının adı da dikkat çekici: Kerkük-İskenderun. İngiliz Dışişleri arşivinde ise Ankara Büyükelçiliği’nin 3 Ağustos 1973 tarihli “Türkiye: Irak Petrol ve Doğal Gaz Boru Hatları” başlıklı yazısı ile 8 Ocak 1974 tarihli “Türk-Irak Petrol Boru Hattı Anlaşması” başlıklı raporu yer alıyor.
ABD belgeleri de dönüşümü kaydediyor. 1973 sonbaharında Washington’dan Tahran’a giden bir telgraf, Irak’ın Sovyetlerden yeni bombardıman uçakları aldığını aktarırken aynı zamanda Irak’ın Batı Avrupa ile ilişkilerini belirgin biçimde düzelttiğini, ABD firmalarıyla yeniden ticarete başladığını ve bunlar arasında bir petrol terminali sözleşmesinin de bulunduğunu not ediyor. Millileştirmeden 1 yıl sonra Irak, petrolünü satacak yolları her yöne açmaya çalışıyordu.
27 Ağustos 1973: Kerkük-Yumurtalık Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması
Türkiye ile Irak arasındaki Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması 27 Ağustos 1973’te imzalandı. Tarih rastlantı değilse bile şanslıydı: birkaç hafta sonra Ekim 1973’te Arap-İsrail savaşı başladı, ardından gelen petrol ambargosu ve fiyat sıçraması bütün ithalatçı ülkeleri sarstı. Türkiye için hat, kapısının önünden geçecek petrol ve geçiş geliri demekti. Irak için ise kuzey petrolünü Suriye’ye mahkûm olmadan Akdeniz’e çıkaracak ikinci yoldu.
Onay süreci imzadan uzun sürdü. Anlaşma Haziran 1974’te Meclis’teki ilgili komisyondan geçti ve 22 Nisan 1975 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla onaylandı. 10 Ekim 1976’da Ham Petrol Boru Hattı Protokolü imzalandı ve ilk hat aynı yıl işletmeye alındı. Ona paralel ikinci hat 1987’de devreye girdi. Hat, 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrasında uygulanan Birleşmiş Milletler ambargosu nedeniyle kapandı ve Güvenlik Konseyi’nin 14 Nisan 1995 tarihli 986 sayılı kararıyla açılan yolla yeniden çalışmaya başladı. 1973 anlaşması 2010’da imzalanan değişiklikle 15 yıl uzatıldı.
| Tarih | Gelişme |
|---|---|
| 1 Haziran 1972 | Irak, Irak Petrol Şirketi’nin varlıklarını millileştirdi; Suriye hattın kendi topraklarındaki kısmına el koydu |
| 27 Ağustos 1973 | Türkiye ile Irak arasında Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması imzalandı |
| Haziran 1974 | Anlaşma Meclis’teki ilgili komisyonda onaylandı |
| 22 Nisan 1975 | Anlaşma Bakanlar Kurulu kararıyla onaylandı |
| 1976 | İlk hat işletmeye alındı; 10 Ekim 1976’da Ham Petrol Boru Hattı Protokolü imzalandı |
| 1987 | Paralel ikinci hat devreye girdi |
| Ağustos 1990 | Hat, Birleşmiş Milletler ambargosu nedeniyle kapandı |
| 14 Nisan 1995 | Güvenlik Konseyi’nin 986 sayılı kararı, Irak petrolünün yeniden akmasının yolunu açtı |
| 19 Eylül 2010 | Anlaşma ve protokoller 15 yıllığına uzatıldı |
| 25 Mart 2023 | Tahkim kararının ardından hattan ihracat durdu |
| 27 Temmuz 2026 | Türkiye’nin fesih kararıyla 1973 anlaşması sona erdi |
| 1 Ağustos 2026 | Günlük 750.000 varillik 1 yıllık geçiş düzenlemesi imzalandı |
Hattın Türkiye için neden hayati olduğunu, yine bir ABD belgesi en çıplak haliyle gösteriyor. Haziran 1979’da Tokyo’da toplanan ekonomik zirvenin gizli tutanağında, Batı Almanya Şansölyesi OPEC’in fiyat artışlarının gelişmekte olan ülkelere etkisini anlatırken Türkiye’yi örnek veriyor: 1973’te Türkiye ihracat gelirlerinin %30’unu petrole ödüyordu, 1979’da ise %100’ünü. Aynı cümlelerde Brezilya için de %10’dan %40’a çıkan bir oran veriyor. Rakamlar resmi bir istatistik tablosundan değil, bir liderin zirve masasında söylediklerinden geliyor; dolayısıyla kesin ölçü olarak değil, dönemin Batı başkentlerinde Türkiye’nin nasıl görüldüğünün kaydı olarak okunmalı.
1952 ile 1973 Arasında Türkiye’nin Petroldeki Rolü Nasıl Değişti?
İki kapıyı yan yana koyunca aradaki fark netleşiyor. 1952’de Türkiye, kendi toprağının altındaki petrolü bulmak isteyen bir ülke olarak kapıyı açtı. Karşısındaki taraf ABD’ydi ve ABD bu kararı yalnızca Türkiye ile ilgili bir mesele olarak görmedi. Büyükelçinin ilk telgrafından itibaren Türkiye’nin dönüşü, petrol şirketleri ile üretici ülkeler arasındaki ilişkiler için bir örnek, İran’daki millileştirme dalgasına karşı bir vitrin olarak okundu. Washington’un örnek gösterdiği model Venezuela kanunuydu, metni ise Amerikalı danışmanlar hazırladı.
1973’te kapı bambaşka bir yöne açıldı. Bu kez Türkiye, millileştirilmiş bir petrolün denize çıkış yolu oldu. Hat, Batılı şirketlerin elinden alınmış Kerkük petrolünü taşıyacaktı. Masada ABD değil Irak vardı, mühendislik hazırlığını İtalyan devlet şirketi yaptı, İngiliz diplomatlar gelişmeleri raporladı. 20 yıl önce Washington’un vitrine koyduğu ülke, şimdi Washington’un istemediği bir modelin ürününe geçiş veriyordu.
Coğrafya ise iki hikâyeyi beklenmedik bir noktada birleştiriyor. 1952’de ABD Büyükelçisi, Amerikan şirketlerinin petrol arayabileceği en avantajlı bölge olarak Adana-İskenderun hattını işaret etmişti. 20 yıl sonra İtalyan fizibilite çalışmasının adı Kerkük-İskenderun oldu ve hat sonunda Adana’nın Yumurtalık kıyısında denize ulaştı. Amerikalıların Türk petrolü bulmayı umduğu kıyı, Irak petrolünün denizle buluştuğu yer oldu.
Amerikalıların Türk petrolü bulmayı umduğu kıyı, 20 yıl sonra Irak petrolünün denizle buluştuğu yer oldu.
Bu dönüşümün bıraktığı ders basit ama ağır. Türkiye’nin petroldeki pazarlık gücü yer altındaki rezervden değil, haritadaki yerinden geliyor. 1952’de jeoloji Türkiye’yi zayıf bırakmıştı: Washington’un telgrafı, Türkiye’nin Kanada, Venezuela ve Peru kadar çekici olmadığını açıkça yazıyordu. 1973’te ise coğrafya Türkiye’yi vazgeçilmez yaptı: kuzey Irak petrolünün Suriye dışında denize ulaşabileceği yol Türkiye’den geçiyordu.
2026: 1973 Anlaşması Sona Erdi, Hat Geçici Düzenlemeyle Akıyor
Yarım asır sonra aynı anlaşma yeniden masada. Türkiye, Temmuz 2025’te Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla 1973 anlaşmasını ve ona bağlı protokolleri 27 Temmuz 2026 itibarıyla sona erdirdi. Kararın arkasında Paris merkezli Milletlerarası Ticaret Odası tahkiminin 2023 hükmü vardı. Tahkim, Türkiye’nin Irak merkezi hükümetinin onayı olmadan Kürt bölgesinden petrol ihracına izin vererek 1973 anlaşmasını ihlal ettiğine karar vermiş ve 2014 ile 2018 arasındaki ihracat için yaklaşık 1,5 milyar dolar tazminat öngörmüştü. Hattan ihracat 25 Mart 2023’te durdu ve sonraki dönemde kademeli olarak yeniden başladı.
2026’da Körfez’deki savaş ortamında Hürmüz Boğazı fiilen kapanınca, Irak’ın Hürmüz dışındaki ana ihracat yolu olan bu hattın değeri yeniden anlaşıldı. 1973’te Suriye’ye bağımlılıktan kaçmak için kurulan hat, bu kez Körfez’e bağımlılığın tek çıkış kapılarından biri haline geldi. Anlaşma 27 Temmuz 2026’da sona erdi. Birkaç gün sonra, 1 Ağustos 2026’da, BOTAŞ ile Irak’ın devlet petrol pazarlama şirketi SOMO ve Kuzey Petrol Şirketi arasında 1 yıllık bir geçiş düzenlemesi imzalandı. Düzenleme günlük 750.000 varillik kapasiteyi kapsıyor. Hattın sistem kapasitesi ise günlük yaklaşık 1,5 milyon varil ve imza gününe ait haberlere göre hattan günde 170.000 varil kadar petrol akıyordu.
Türkiye’nin yeni anlaşmadan beklentileri de açıklandı: hattın kapasitesinin tamamıyla kullanılmasını güvenceye alacak bir mekanizma ve hattın güney Irak sahalarına uzatılması. Görüşülen yeni çerçeve ise petrolün yanında elektrik ve suyu da aynı pakette ele alıyor. 1973’te iki hükümetin imzaladığı metin, yarım asır boyunca bir petrol borusunun kurallarını belirledi. Şimdi yazılacak metin, aynı borunun bir bölgesel enerji koridorunun parçası olup olmayacağını belirleyecek.
1952’de Türkiye kendi petrolü için kapıyı açtı ve kapının ölçülerini Washington aldı: Washington’un Venezuela’yı örnek gösterdiği genel bir kanun, Amerikalı danışmanların hazırladığı bir metin ve İran’daki millileştirmeye karşı başka üretici ülkelere gösterilecek bir örnek.
1973’te Türkiye başkasının petrolüne kapı oldu ve bu kez pazarlığı doğrudan komşusuyla yaptı. Rezerv yoktu, ama yol vardı. 2026’da masaya yeniden oturan iki hükümetin konuştuğu da aynı şey: Türkiye’nin petroldeki ağırlığı toprağın altından değil, haritadaki yerinden geliyor.
Gizli belgeler serisinin önceki bölümlerinde Türkiye çoğu zaman hakkında karar verilen coğrafyaydı. Bu iki dosya biraz farklı bir hikâye anlatıyor. 1952’de karar Türkiye’nin kendisinindi, ama çerçeveyi başkası çizdi. 1973’te ise çerçeveyi coğrafya çizdi ve Türkiye bu çerçevenin içinde kendi pazarlığını yaptı. Bugün Kerkük-Ceyhan hattı üzerine yapılan her görüşme, aslında bu ikinci hikâyenin devamı.
ABD Dışişleri Bakanlığı Tarihçi Ofisi, Foreign Relations of the United States, 1952-1954, Cilt VIII, Belge 465: Ankara Büyükelçiliği’nden 1355 sayılı telgraf, 31 Mayıs 1952.
Aynı eser, Belge 466: Dışişleri Bakanlığı’ndan 1129 sayılı telgraf, 3 Haziran 1952.
Aynı eser, Belge 469: Ankara Büyükelçiliği’nden 632 sayılı telgraf, 12 Kasım 1952.
Aynı eser, Belge 471: Büyükelçi ile Türkiye Dışişleri Bakanı arasındaki görüşme tutanağı, 11 Aralık 1952.
Foreign Relations of the United States, 1952-1954, Cilt I, Kısım 2, Belge 92: Ekonomik İşlerden Sorumlu Bakan Yardımcısı’ndan Savunma Seferberlik Ofisi Direktörü’ne mektup, 1954; Belge 64: NSC 97/6, Ulusal Petrol Programı, 16 Kasım 1953.
Foreign Relations of the United States, 1969-1976, Cilt E-4, Belge 311: CIA istihbarat memorandumu ER IM 72-92, Haziran 1972.
Foreign Relations of the United States, 1969-1976, Cilt XXVII, Belge 234: Dışişleri Bakanlığı’ndan Tahran Büyükelçiliği’ne telgraf, 1973.
Foreign Relations of the United States, 1969-1976, Cilt XXXVII, Belge 221: Tokyo Ekonomik Zirvesi toplantı tutanağı, 28-29 Haziran 1979.
Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk Ansiklopedisi, “Petrol Kanunu (7 Mart 1954)” maddesi.
Truman Başkanlık Kütüphanesi, 1941-1955 dönemine ait petrol danışmanı kişisel arşivi koleksiyon tanıtımı.
Detroit Jewish News, 3 Ağustos 1951 sayısı, İsrail’in petrol kanunu hazırlığına ilişkin haber.
Middle Eastern Studies, Cilt 53, Sayı 5 (2017), “A crude marriage: Iraq, Turkey, and the Kirkuk-Ceyhan oil pipeline” (İngiliz Dışişleri arşivi FCO 8/2102 ve FCO 96/123 ile İtalyan devlet petrol şirketi arşiv atıflarıyla).
T.C. Resmî Gazete, Temmuz 2025, 10113 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı (Türkiye-Irak Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması ve ilgili protokollerin sona erdirilmesi).
Reuters ve Anadolu Ajansı, 9 Temmuz 2026 ve 1 Ağustos 2026 tarihli Türkiye-Irak boru hattı haberleri.
Ankara Üniversitesi açık ders malzemesi, Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı bölümü.
Bu makalede yer alan bilgi ve değerlendirmeler yalnızca bilgilendirme amacıyla sunulmaktadır; yatırım danışmanlığı veya alım-satım tavsiyesi niteliği taşımaz. Yatırım danışmanlığı sözleşme çerçevesinde sunulmaktadır. Geçmiş performans gelecekteki sonuçların güvencesi değildir. Veriler kamuya açık kaynaklardan derlenmiş olup doğruluk konusunda garanti verilmemektedir. Bu içeriğe dayanılarak alınan kararların sonuçlarından okuyucu şahsen sorumludur.