Faiz Ekonomiyi Soğuturken Kimin Servetini Büyütüyor?
Faiz Ekonomiyi Soğuturken Kimin Servetini Büyütüyor?
Kültepe tabletlerinden merkez bankalarına faiz, enflasyon ve servetin el değiştirmesi
Kayseri’nin yaklaşık 20 kilometre kuzeydoğusundaki Kültepe’de, bundan 3.800 yılı aşkın bir süre önce çıkan bir yangın, Asurlu tüccarların evlerindeki arşivleri pişirip bugüne taşıdı. Anadolu’nun ilk yazılı belgeleri sayılan bu kil tabletlerin çoğu ne destandır ne dua; alacak, verecek, vade ve faizdir. Yazının bu topraklara faizle birlikte gelmesi tesadüf sayılmamalı. Faiz, bir toplumun bugünü ile yarını arasında kurduğu terazidir ve bu terazinin kefelerinde hiçbir zaman aynı insanlar oturmaz. Merkez bankası faizi yükselttiğinde ekonomi soğur, fiyat artışı yavaşlar; ama aynı karar, kimse imza atmadan, servetin bir bölümünü bir cepten alıp başka bir cebe koyar.
Faiz kararı neden aynı zamanda bir servet kararıdır?
İktisat kitapları faizi çoğu zaman bir termostat gibi anlatır: ekonomi ısınınca yükseltilir, soğuyunca indirilir. Benzetme doğrudur ama eksiktir. Termostat odadaki herkesi aynı ölçüde ısıtır ya da serinletir; faiz öyle çalışmaz. Her borç sözleşmesinin bir alacaklısı ve bir borçlusu vardır, her mevduatın karşısında bir kredi, her devlet tahvilinin karşısında bir vergi mükellefi durur. Faiz oranı değiştiğinde ya da fiyatlar beklenenden hızlı yükseldiğinde, bu sözleşmelerin gerçek değeri yeniden yazılır. Kimse mahkemeye gitmez, kimse yeni bir senet imzalamaz; ama alacaklı ile borçlu arasındaki pay değişmiştir.
Bu yeniden yazım birbirinden farklı yollardan işler. İlki gelir yoludur: faiz yükseldiğinde mevduat ve tahvil sahiplerinin faiz geliri artar, değişken faizle borçlananların taksidi büyür. Bir diğeri değerleme yoludur: faiz yükseldiğinde gelecekteki kiraların, kârların ve kuponların bugünkü değeri düşer, dolayısıyla konutun, hissenin ve uzun vadeli tahvilin fiyatı geriler. Sonuncusu enflasyon yoludur: fiyatlar sözleşmede öngörülenden hızlı artarsa sabit tutarlı her alacak erir, sabit tutarlı her borç hafifler. American Economic Review’da 2019’da yayımlanan bir çalışma bu mekanizmaları kazanç farklılığı, enflasyon sürprizi ve faiz maruziyeti kanalları olarak ayırır; kazananlarla kaybedenlerin harcama eğilimleri farklı olduğu için yeniden dağıtımın para politikasının etkisini büyüttüğünü gösterir. Başka bir deyişle servetin el değiştirmesi para politikasının yan etkisi değil, işleyişinin bir parçasıdır.
Uluslararası Ödemeler Bankası da 2021 yıllık ekonomik raporunun bir bölümünü bütünüyle bu konuya ayırdı. Rapora göre eşitsizlikteki uzun vadeli eğilimler parasal bir olgu değildir; para politikasının erişemeyeceği yapısal güçlerden doğar. Ancak para politikası, konjonktür boyunca eşitsizliğin en büyük kaynakları olan fiyat istikrarsızlığı ve finansal çalkantıyla mücadele ederek dağılımı etkileyebilir. Bu ifade, merkez bankalarının uzun süre görmezden geldiği bir soruyu artık resmi belgelerde yanıtlamak zorunda kaldığını gösteriyor: faiz kararı kimin lehine işliyor?
Nominal faiz, sözleşmede yazan orandır. Reel faiz ise bu getirinin enflasyondan arındırılmış halidir ve şu formülle bulunur: (1 + nominal faiz) ÷ (1 + enflasyon) – 1.
%37 nominal faiz ve %29,73 enflasyonla reel getiri yaklaşık %5,6 olur; 100 liralık mevduat 1 yıl sonra 105,6 liralık alım gücüne ulaşır. %10,5 nominal faiz ve %85,51 enflasyonla ise reel getiri eksi %40,4’e iner; aynı 100 lira 1 yıl sonra 59,6 liralık alım gücüne düşer. Rakam büyür, servet küçülür.
İlk faiz oranları: Mezopotamya ve Kültepe tabletleri
Faizin ilk adları doğumla ilgilidir. Sümercede faiz anlamına gelen máš sözcüğü aynı zamanda keçi yavrusunu, hayvanın doğurduğu yavruyu anlatır. Eski Yunancada tokos hem yavru hem faiz demektir; Latincedeki fenus da aynı doğum ve bereket imgesine bağlanır. İlk bakışta bu, sürünün büyümesinden pay isteyen bir çobanın mantığına benzer: ödünç verdiğin hayvan yavrularsa yavrusundan pay istemek doğaldır. Ancak Journal of the Economic and Social History of the Orient’ta 2000’de yayımlanan etkili bir makale daha incelikli bir okuma önerir. Bu okumaya göre sözcüklerdeki doğum, sürünün gerçekten çoğalmasını değil, her ay düzenli olarak eklenen küçük bir kesrin doğmasını anlatır. Aynı çalışmaya göre faiz, köy içindeki yardımlaşmadan ya da hediyeleşmeden değil, tapınak ve saray ekonomisinin ticari muhasebesinden doğmuştur. Antropologların uzun süredir gözlemlediği gibi hediye bir yükümlülük doğurur ama oranı yoktur. Faizi faiz yapan şey yazılı sözleşme, tanık, teminat ve önceden belirlenmiş bir orandır.
Mezopotamya’da faiz oranının neden %20 olduğu sorusunun cevabı da ekonomiden çok aritmetikte yatar. Babil’in ölçü sisteminde 1 mina 60 şekel ediyordu. Her ay mina başına 1 şekel faiz, yılda 12 şekel, yani anaparanın 60’ta 12’si eder; bugünkü ondalık dille bu %20’dir. Babil’in ünlü yasa steli bu oranı gümüş borçları için sabitler. Arpa borçlarında ise faiz 1 gur arpa için 100 sila olarak belirlenmiştir; 1 gur 300 sila ettiğinden bu, anaparanın 3’te 1’i, yani %33,3’tür.
Bu oranlar küçük değildir. Basit faizle işletildiğinde %20’lik gümüş borcunun faizi 5 yılda anaparaya eşitlenir, %33,3’lük arpa borcununki 3 yılda. Faiz anaparaya eklenip yeniden faizlendirildiğinde bu süreler 3,8 ve 2,4 yıla iner. Hasadı her yıl aynı ölçüde büyümeyen bir köylü için bu, borcun tarladan hızlı büyümesi demekti. Antik dünyanın borç krizlerinin önemli bir bölümü bu basit aritmetik dengesizlikten doğacaktı.
Kültepe tabletleri bu dünyanın Anadolu’daki uzantısıdır. Bugünkü Musul’un yaklaşık 100 kilometre güneyindeki Asur kentinden eşek kervanlarıyla kalay ve kumaş getirip Anadolu altını ve gümüşüyle takas eden tüccarlar, Kaniş’in aşağı şehrinde, karum denilen ticaret mahallesinde yaşıyordu. 1948’den bu yana süren kazılarda bugüne kadar yaklaşık 23.500 tablet ve zarf çıkarıldı; bu arşivler 2015’te UNESCO’nun Dünya Belleği programına kaydedildi. Türk Tarih Kurumu’nun yayın organı Belleten’de yayımlanan bir incelemeye göre faiz aylık hesaplanıyor, vadesinde ödenmeyen faiz anaparaya eklenip yeni borç üzerinden yeniden faiz işletiliyordu. Asurlu tüccarların kendi aralarındaki kredilerde karum yönetiminin koyduğu yıllık %30’luk tavan aşılamıyordu; yerli Anadolu halkına uygulanan oranlar ise belirgin biçimde daha yüksekti.
Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde korunan zarflı bir tablette, bir Asurlu tüccarın Anadolulu bir borçluya 1 mina gümüş verdiği, karşılığında hasat zamanı 15 şekel gümüşle birlikte 5 çuval arpa ve 5 çuval buğdayı faiz olarak alacağı yazılıdır. Louvre’daki başka bir sözleşmede ise borç 5 hafta içinde ödenmezse mina başına ayda 0,5 şekel faiz işleyeceği şart koşulmuştur; bu, yıllık %10’a denk gelir. Aynı arşivde oranların kişiye, aya ve yıla göre değiştiğini görmek mümkündür. Faiz daha ilk gününden tek bir fiyat değil, kimin borç aldığına göre biçilen bir fiyattı. Ticaret ağının içindeki tüccar ucuza, ağın dışındaki yerli üretici pahalıya borçlanıyordu.
Mezopotamya ve Asur sözleşmelerinde faiz bugünkü gibi oranla değil, mina başına aylık şekel olarak yazılırdı. 1 mina 60 şekel ettiğinden mina başına ayda 1 şekel yılda %20, ayda 1,5 şekel yılda %30, ayda 0,5 şekel yılda %10 eder.
Hesap yöntemi 4.000 yıl önce de bugünkü gibi aylık işliyordu. Yıllık oran, ayların toplamıydı ve ödenmeyen faizin anaparaya eklenmesiyle bileşik faiz kendiliğinden doğuyordu.
Borç silme fermanları: Antik dünyada servetin yeniden dağıtılması
Faizli borcun hasattan hızlı büyüdüğü bir dünyada servet kaçınılmaz olarak alacaklıda toplanır. Borcunu ödeyemeyen köylü önce tarlasını, sonra çocuklarını, en sonunda kendini rehin verir. Toprak ve insan birkaç ailenin elinde birikir; orduya asker, hazineye vergi verecek özgür köylü azalır. Mezopotamya hükümdarları bu tehlikeyi erken fark etti ve kendi çözümlerini buldu: borçları belirli aralıklarla toplu olarak silmek.
Bunun bilinen en eski kaydı, MÖ 24. yüzyılda Lagaş kent devletinin hükümdarına ait kil konilerdedir. Bu metinlerde hükümdarın kentte amargi ilan ettiği, çocuğu annesine, anneyi çocuğuna geri verdiği yazılıdır. Amargi sözcüğü harfiyen anneye dönüş anlamına gelir ve Sümerologlarca yazılı tarihte özgürlük kavramının bilinen ilk karşılığı kabul edilir. İnsanlığın özgürlük için bulduğu ilk sözcüğün borç esaretinden eve dönüşü anlatması, faizle özgürlük arasındaki ilişkinin ne kadar eski olduğunu gösterir. Lagaş’ın sonraki hükümdarlarından biri de aynı sözcüğü kullanan kapsamlı bir reform metni bıraktı; o kil koni bugün Louvre’da sergileniyor.
Babil’de bu gelenek bir yönetim aracına dönüştü. Yasa steliyle tanınan ünlü kral, saltanatı boyunca birden fazla kez borç silme ilanı yaptı. Babil’in 1. Hanedanı’nın sondan bir önceki kralının MÖ 17. yüzyılda çıkardığı misharum fermanı ise bu türün neredeyse tam metniyle günümüze ulaşan tek örneğidir. Ferman faizli borçları, birikmiş vergi borçlarını ve borç yüzünden köleleşen ailelerin esaretini sona erdiriyordu. Tarihçiler fermanın asıl güdüsünü hâlâ tartışıyor: kimi orada bir adalet anlayışı, kimi bir ekonomik zorunluluk, kimi de yeni bir kralın kendini kabul ettirme çabasını görüyor.
Fermanın belki de en modern maddesi, borcu başka bir sözleşme türü gibi göstererek aftan kaçırma girişimlerini açıkça yasaklamasıdır. Alacaklılar daha o zamandan ipotekli borçları ve borç esaretini başka sözleşmeler kılığına sokan hukuki kurgular geliştirmişti. Düzenleme finansın bir adım gerisinden geliyordu. Bu, 3.600 yılı aşkın bir süre sonra da değişmeyecek bir örüntünün bilinen ilk kaydıydı.
Aynı sorun Ege’de de patladı. MÖ 594’te Atina, iç savaşın eşiğindeyken olağanüstü yetkilerle donattığı arkhonuna kentin kanunlarını yeniden yazdırdı. Seisakhtheia, yani yüklerin silkelenip atılması adı verilen reformla borçlar silindi, kişinin kendi bedenini teminat göstererek borçlanması yasaklandı, borç yüzünden yabancı topraklara köle olarak satılanlar geri getirildi. Reformcu, şiirlerinde toprağa dikilmiş horos taşlarını söktüğünü ve köleleşmiş kara toprağı özgürleştirdiğini anlatır. Bu taşların ipotek işareti mi, yoksa toprağın başkasına bağlı olduğunu gösteren sınır taşları mı olduğu bugün de tartışılıyor; ama verilen mesaj açıktı: toprağın üzerindeki borç yazısı silinmişti.
Kutsal metinler bu döngüyü takvime bağladı. Levililer kitabı her 50. yılda toprağın asıl sahibine döneceği bir özgürlük yılı, Tesniye kitabı ise her 7. yılın sonunda borçların bağışlanmasını emreder. Ancak takvime bağlanmış bir affın kaçınılmaz bir yan etkisi vardı. MÖ 1. yüzyılın sonlarında Kudüs’ün en saygın hahamlarından biri, insanların 7. yıl yaklaştıkça birbirine borç vermekten kaçındığını gördü. Çözüm olarak prozbul adı verilen bir belge getirdi: alacak mahkemeye devredildiğinde affın kapsamı dışında kalıyordu. Böylece yoksul yeniden borç bulabildi ama af fiilen işlevini yitirdi.
Prozbul, para teorisinin bugün de en önemli derslerinden birini 2.000 yıl önce yaşadı: beklenen bir kayıp, kredinin fiyatına ve miktarına hemen yansır. Alacaklı borcunun silineceğini bekliyorsa ya hiç borç vermez ya da daha yüksek bir karşılık ister. Modern dünyada bu beklentinin adı enflasyon beklentisidir. Enflasyonun alacağını eriteceğini bilen tasarruf sahibi, tıpkı 7. yıla yaklaşan Kudüslü alacaklı gibi, ya parasını sistemden çeker ya da faize enflasyon primi ekler.
Bu geleneğin en şaşırtıcı tanığı ise dünyanın en ünlü taşıdır. MÖ 196’da Memfis’te toplanan Mısır rahiplerinin kararnamesini 3 ayrı yazıyla aktaran ve hiyerogliflerin çözülmesini sağlayan Rosetta Taşı, aslında bir af ilanıdır. Metin, genç kralın krallığa olan birikmiş borçları ve vergi borçlarını bağışladığını, uzun süredir yargılanan tutukluları serbest bıraktığını övgüyle anlatır. Antik dünyanın dilini çözmemizi sağlayan anahtar, bir borç silme metniydi.
| Dönem | Yer | Düzenleme | Ne değişti? |
|---|---|---|---|
| MÖ 24. yüzyıl | Lagaş | Hükümdarın amargi ilanı | Borç esaretindeki çocuklar ve anneler ailelerine döndü |
| MÖ 17. yüzyıl | Babil | Misharum fermanı | Faizli borçlar ve vergi borçları silindi, borcu gizleyen hileli sözleşmeler yasaklandı |
| MÖ 594 | Atina | Seisakhtheia | Borçlar silindi, bedenle teminat gösterilerek borçlanma yasaklandı |
| MÖ 326 | Roma | Nexum’un kaldırılması | Alacaklının borçlunun bedenine el koyması yasaklandı |
| MÖ 196 | Mısır | Memfis kararnamesi (Rosetta Taşı) | Krallığa olan borçlar bağışlandı, tutuklular salıverildi |
| MÖ 1. yüzyıl | Kudüs | Prozbul | 7. yıl affı mahkeme yoluyla aşıldı, kredi yeniden akmaya başladı |
Tablo, metinde ele alınan belgelerden derlenmiştir; tarihler geleneksel kronolojiye göredir.
© petrolandeco.com
İnsanlığın özgürlük için bulduğu ilk sözcük, borç esaretinden eve dönüşü anlatıyordu.
Filozoflar ve dinler faize neden karşı çıktı?
Mezopotamya’nın hükümdarları faizi düzenledi; Yunan filozofları ise onu ahlaken sorguladı. Yasalar’da ideal kenti tasarlayan Atinalı filozof, bu kentte kimsenin faizle borç vermemesini öngörür. Öğrencisi ise Politika’nın 1. kitabında daha keskin bir yargıya varır: para mübadele için icat edilmiştir, faiz ise kazancını paranın kendisinden çıkarır. Yavrunun ebeveynine benzemesi gibi faiz de paradan doğan paradır ve bu yüzden servet edinmenin bütün biçimleri içinde doğaya en aykırı olanıdır. Tokos sözcüğünün hem yavru hem faiz anlamına gelmesi bu itirazın tam merkezindedir: canlı olanın doğurması doğaldır, cansız madenin doğurması bir sapmadır.
Tevrat’ın yasakları daha somut bir yere dokunur. İbranicede faiz için kullanılan neşek sözcüğü ısırmak kökünden gelir; yasak, yoksul düşmüş kardeşe faizle borç vermeyi hedef alır, yabancıyla yapılan ticari ilişkiyi ise ayrı tutar. Kur’an’daki hüküm daha kapsayıcıdır: alışveriş helal, riba haram kılınmıştır. Bu geleneklerin buluştuğu nokta, ihtiyaç içindeki insanın zor durumundan kazanç sağlamanın ahlaken reddedilmesidir.
Orta Çağ Avrupası bu mirası kanon hukukuna dönüştürdü. 1179’daki 3. Lateran Konsili açıkça tefecilik yapanları aforoz etti. 13. yüzyılın en etkili skolastik ilahiyatçısı, paranın kullanılırken tükenen bir şey olduğunu, bu yüzden hem paranın kendisini hem de kullanımını ayrı ayrı ücretlendirmenin aynı şeyi 2 kez satmak anlamına geldiğini savundu. Kırılma 1545’te Cenevre’den geldi. Reformcu ilahiyatçı, kendisine sorulan bir soruya yazdığı mektupta İbranicedeki ısıran faiz ile meşru artışı birbirinden ayırdı. Yoksula verilen tüketim borcundan faiz alınmasını reddederken, üretken bir girişimi finanse eden borçtan ülkenin yasalarının izin verdiği ölçüde faiz alınabileceğini kabul etti.
Bu tarih, faizin ahlaki tartışmasının özünde bir dağılım tartışması olduğunu gösteriyor. Antik ve dinsel yasakların neredeyse tamamı aynı yere bakar: zor durumdaki insanın yaşamak için aldığı borç. Ticaret ortaklığı, kervan sermayesi, deniz kredisi ve kâr paylaşımı ise çoğu gelenekte farklı bir kategoride değerlendirildi. Sorulan soru faizin var olup olmaması değildi; faizin kimden alınıp kime aktığıydı.
Roma’da faiz tavanı, borç köleliği ve sikkenin değer kaybı
Roma faizi yasaklamaktan çok fiyatlamayı seçti. MÖ 5. yüzyılın ortasında yazılan 12 Levha Yasası faizi anaparanın 12’de 1’iyle, bugünkü ifadeyle yaklaşık %8,3 ile sınırladı. MÖ 342’de faiz tümüyle yasaklandı; ancak bu yasak kalıcı olmadı ve sonraki yüzyıllarda tavan aylık %1, yani yıllık %12 olarak yerleşti. Asıl kırılma faizde değil teminatta yaşandı. Erken Roma’da borçlu, nexum denilen bir sözleşmeyle kendi bedenini teminat gösterebiliyordu. Romalı tarihçinin anlattığına göre, geleneksel tarihlemeyle MÖ 326’da, babasının borcu için kendini rehin vermek zorunda kalan bir genç alacaklısının kırbaç darbeleriyle kanlar içinde sokağa fırladı. Öfkelenen kalabalık senatoya yürüdü ve aynı yıl çıkarılan yasayla alacaklının borçlunun bedenine el koyması yasaklandı. Borçlunun malı teminat olmaya devam etti; bedeni ise artık değildi.
Cumhuriyetin son yüzyılında eyaletler başka bir faiz rejimi yaşıyordu. MÖ 51’de Kilikya eyaletine vali olarak atanan ünlü hatip, eyalete bağlı Kıbrıs’taki Salamis kentinin borcu meselesiyle karşılaştığında %12’lik tavanı kendi valilik fermanına yazdı. Alacaklının temsilcisi ise %48 istiyordu, yani yasal sınırın tam 4 katı. Ardından gerçek alacaklının kim olduğu ortaya çıktı: birkaç yıl sonra diktatörü hançerleyenler arasında yer alacak, cumhuriyetin erdem timsali sayılan genç bir senatör. Vali mektuplarında, %12’yi en açgözlü tefecilerin bile onayıyla belirlediğini, %48’e izin verseydi koruma altındaki bir kenti tümüyle mahvedeceğini yazar. Merkezde yasa, çevrede pazarlık vardı.
İmparatorluk döneminin en öğretici krizi MS 33’te yaşandı. Romalı tarihçinin Annales’te anlattığına göre, diktatör döneminden kalan ve alacaklıların sermayelerinin bir bölümünü İtalya’daki toprağa yatırmasını şart koşan unutulmuş bir yasa yeniden uygulanmaya kondu. Senatörlerin neredeyse hiçbiri bu kurala uymadığı için alacaklılar kredilerini topluca geri çağırdı, borçlular borçlarını ödemek için topraklarını elden çıkarmaya başladı, toprak fiyatları çöktü ve kredi kurudu. İmparator sonunda bankalar aracılığıyla 100 milyon sestertius dağıttı: borçlulara, değerinin 2 katı toprak teminatı göstermek koşuluyla 3 yıl faizsiz borç verildi. Tarihçinin aktardığına göre güven geri geldi ve özel alacaklılar yavaş yavaş yeniden ortaya çıktı. Bugünkü dille bu, bir merkez otoritenin teminat karşılığı likidite sağlamasıydı; son kredi merciinin bilinen en eski örneklerinden biri.
Roma’nın sessiz servet aktarımı ise sikkede yaşandı. İlk imparator döneminde gümüş oranı %98 civarında olan denarius, sonraki yaklaşık 300 yıl boyunca adım adım inceltildi. MS 268’e gelindiğinde onun yerini alan antoninianus sikkesinde gümüş oranı %5’in altına, bazı basımlarda %2,5’e kadar inmişti. Bu inceltmenin kazananı, aynı miktar gümüşle daha fazla sikke basan devletti. Kaybedeni ise ücretini sabit tutarlı sikkeyle alan asker, maaşlı görevli ve alacağını eski sikkeyle verip yenisiyle geri alan herkesti. Enflasyon henüz bir kavram değildi ama mekanizması kusursuz işliyordu.
Roma hukukunun son büyük düzenlemesi, faiz tavanının toplumsal hiyerarşiyle nasıl iç içe geçtiğini çıplak biçimde gösterir. Doğu Roma’da 528’de yapılan düzenleme alacaklının statüsüne göre farklı tavanlar koydu: üst sınıftan alacaklılar en çok %4, sıradan alacaklılar %6, tüccar ve bankerler %8 alabilecekti; deniz ticareti kredileri ise ayrı bir rejime bağlandı. 18. yüzyılda bu düzenlemeyi inceleyen İrlanda asıllı bir bankacı ve iktisatçı, her türlü ticarette %50 ya da %100 kâr serbestken faize böyle tavanlar konmasını hem gülünç hem adaletsiz bulacaktı.
Osmanlı’da para vakıfları, tağşiş ve dış borç
Osmanlı İmparatorluğu faizin dinen yasak, kredinin ise vazgeçilmez olduğu bir ekonomiydi. Bu çelişkinin en özgün çözümü para vakıflarıydı. 15. yüzyılda ortaya çıkan ve 16. yüzyılın ortasında dönemin şeyhülislamının fetvasıyla meşruiyet kazanan bu vakıflar, bağışlanan nakdi esnafa, köylüye ve tüccara borç verip elde edilen geliri cami, medrese, çeşme ve aşhane gibi hayır işlerine harcıyordu. Uludağ Üniversitesi’nden bir çalışma, en yaygın yöntem olan murabahada kâr oranının piyasa koşulları gözetilerek yıllık %10 ile %15 arasında sınırlandığını gösterir. 1500-1645 arasında Konya’daki borç ilişkilerini inceleyen bir başka araştırma bu bandın %20’ye kadar uzandığını aktarır. Bu krediler faiz adıyla değil, muamele-i şer’iyye, bey’ bi’l-vefa ve bey’ bi’l-istiğlal gibi satış sözleşmelerinin adlarıyla anılıyordu.
Para vakfı, faiz tarihinin en ilginç dağılım deneylerinden biridir. Borç alan esnafın ve köylünün ödediği getiri, bir alacaklı ailenin servetini değil, mahallenin ortak hizmetlerini büyütüyordu. Ama aynı yapı yasakların nasıl aşıldığını da gösterir: Babil’de borcu başka bir sözleşme gibi gösteren alacaklıların yolu, 3.000 yılı aşkın bir süre sonra İstanbul’da şer’i bir kılıfa dönüşmüştü. 1787’de yazılan ünlü bir faiz savunusu, İstanbul’da bazı işlemlerde %30’un olağan bir oran sayıldığını not eder.
Osmanlı’nın sessiz servet aktarımı da Roma’nınki gibi sikkede yaşandı. 1585-1586 tağşişinde 100 dirhem gümüşten kesilen akçe sayısı neredeyse 2 katına çıkarıldı; tek bir akçenin gümüş içeriği yaklaşık 0,68 gramdan 0,38 grama, yani %44 oranında düşürüldü. Maaşını akçeyle alan kapıkulu askeri için bu, bir gecede %44’lük bir ücret kesintisiydi. 1589’da İstanbul’da patlayan yeniçeri ayaklanması bu kesintinin doğrudan sonucuydu. Journal of Economic History’de yayımlanan bir çalışma, bu tağşişin ardından gelen dönemi savaşlar, isyanlar, mali krizler ve akçede derin bir istikrarsızlıkla tanımlar.
19. yüzyılda tağşişin yerini borçlanma aldı. Devlet önce Galata bankerlerinden yüksek faizli kısa vadeli avanslar aldı, 1854’te Kırım Savaşı’nı finanse etmek için ilk dış borcunu yaptı. Bunu 21 yıl içinde toplam 15 dış borçlanma izledi ve yeni borçlar giderek eski borçların ödenmesine gitmeye başladı. 1875’te borç servisinin devlet gelirlerinin %50’sini aştığı bir noktada Ramazan Kararnamesi ile ödemeler durduruldu. 1881’deki Muharrem Kararnamesi ise Düyun-u Umumiye İdaresi’ni kurdu ve imparatorluğun belirli vergi gelirlerinin toplanmasını doğrudan alacaklıların temsilcilerine bıraktı. Faizin alacaklıya akan payı, sonunda vergi tahsildarının kendisini değiştirmişti.
Osmanlı tecrübesi, servetin el değiştirmesinin 2 ayrı kapısını aynı tarihte gösterir. Devlet vergi toplayamadığında ya borçlanır ya da parasını inceltir. Borçlandığında servet vergi mükelleften alacaklıya akar; parasını incelttiğinde ise sabit gelirliden devlete ve borçluya. Hangi yol seçilirse seçilsin, bedeli pazarlık gücü en zayıf olan öder.
Kaynak: Babil yasa steli, Kültepe tüccar arşivleri, 12 Levha Yasası, Kilikya valisinin mektupları, Doğu Roma kodeksi (528), Osmanlı para vakıfları üzerine akademik çalışmalar, 18. yüzyıl İngiliz faiz tartışması. Altın renkli çubuklar bugünkü Türkiye topraklarına ait örneklerdir.
Modern iktisatta faiz tartışması: Tavan mı, serbestlik mi?
Faizin ahlaki yasağı 18. yüzyılda yerini bir verimlilik tartışmasına bıraktı. Ulusların Zenginliği’nin yazarı, serbest piyasanın en büyük savunucusu olmasına karşın faiz tavanını destekledi. Ona göre İngiltere’de devlet %3’ten, iyi teminatlı özel kişiler %4 ile %4,5 arasından borçlanabilirken %5’lik yasal tavan yerindeydi. Tavan %8 ya da %10’a yükseltilirse paranın büyük bölümü yalnızca bu oranı ödemeye razı olacak müsriflere ve hayalperest proje sahiplerine giderdi; tavan piyasa oranının hemen üzerinde tutulursa ihtiyatlı borçlular tercih edilirdi.
Faydacılığın kurucusu 1787’de Beyaz Rusya’dan yazdığı mektuplarla bu görüşe itiraz etti. Tefeciliğin Savunusu adını verdiği metinde, sözleşme özgürlüğünün faize de uzanması gerektiğini, yüksek faizle borçlanmaya razı olan proje sahiplerinin çoğu zaman toplumun yenilikçileri olduğunu savundu. Eleştiri, ekonomi politik bilgisinin tamamını eserlerinden aldığını söylediği ustasına yönelikti; ancak ustanın sağlığında çıkan son baskıda faiz tavanını savunan satırlar değişmeden kaldı. Bu sessiz tartışma bugün de sürüyor: düşük bir faiz tavanı yoksulu tefeciden mi korur, yoksa yoksulu kredi piyasasının dışına mı iter?
19. yüzyılın sonunda İsveçli bir iktisatçı tartışmayı ahlaktan makroekonomiye taşıdı. 1898 tarihli Faiz ve Fiyatlar’da bankaların uyguladığı piyasa faizi ile sermayenin getirisini yansıtan doğal faiz arasında ayrım yaptı. Piyasa faizi doğal faizin altında kaldığı sürece kredi genişler, fiyatlar birikimli olarak yükselir; üstünde kaldığında süreç tersine işler. Bu çerçevede faiz bir ahlak meselesi olmaktan çıkar ama dağılım meselesi olmaktan çıkmaz. Piyasa faizinin doğal faizin altında tutulduğu her dönem, ucuz krediye ulaşan ile fiyat artışını ücretinin gerisinden izleyen arasında bir aktarım yaratır.
20. yüzyılın başında Yale’li bir iktisatçı, nominal faiz ile reel faiz arasındaki ayrımı iktisadın temel taşlarından biri haline getirdi. Ona göre insanlar parayı sabit bir ölçü sanır; oysa paranın kendi değeri de değişir. 1928’de bu yanılgıya para yanılsaması adını verdi. 1933’te ise Büyük Buhran’ı açıklayan borç deflasyonu teorisini yayımladı: fiyatlar düştükçe borcun reel yükü artar, borçlular borçlarını ödemek için mal sattıkça fiyatlar daha da düşer. Enflasyonun borçluya yaptığı iyiliğin tersini deflasyon alacaklıya yapar. Aynı mekanizma 2 yönde de işler.
1936’da Cambridge’li iktisatçı bu tartışmaya en radikal cümlesini ekledi. Genel Teori’nin son bölümünde faizin, toprağın rantı gibi, gerçek bir fedakârlığın karşılığı olmadığını yazdı: sermaye sahibi faiz alabiliyordu, çünkü sermaye kıttı; ama toprağın kıtlığının doğal nedenleri olabilirken sermayenin kıtlığının doğal bir nedeni yoktu. Sermaye 1 ya da 2 kuşak içinde kıtlığını yitirecek düzeye çıkarılırsa, işlevsiz yatırımcının, yani rantiyenin ötanazisi gerçekleşecekti. Bunun ani olmayacağını, devrim gerektirmeyeceğini, yavaş ama süreğen bir süreç olacağını da ekledi.
Savaş sonrası dünya bu öngörüyü beklenmedik bir yoldan gerçekleştirdi. ABD Ulusal Ekonomik Araştırmalar Bürosu’nda 2011’de yayımlanan bir çalışma, 1945-1980 döneminde gelişmiş ülkelerde reel faizin dönemin yaklaşık %50’sinde negatif olduğunu gösterir. Faiz tavanları, sermaye kontrolleri ve bankaların devlet tahvili tutmaya yönlendirilmesiyle kurulan bu düzene finansal baskı adı verildi. Çalışmanın hesabına göre negatif reel faiz yoluyla ABD ve İngiltere’de her yıl ortalama GSYH’nin %3 ile %4’ü kadar kamu borcu eritildi; enflasyonun daha yüksek olduğu Avustralya ve İtalya’da bu oran %5 civarındaydı. Rantiyenin ötanazisi, sermayenin bollaşmasıyla değil, tasarruf sahibinin sessizce vergilendirilmesiyle gerçekleşmişti.
Bu düzen 1970’lerde enflasyonla birlikte çöktü. ABD’de tüketici enflasyonu Mart 1980’de %14,8 ile zirve yaptı. 1979 sonbaharında başlayan sert parasal sıkılaştırma, efektif federal fon faizini Haziran 1981’de aylık ortalama %19,1’e taşıdı ve reel faiz kısa sürede derin negatiften yüksek pozitife döndü. Bir kuşak boyunca eriyen tasarruf sahipleri bu kez kazanan taraftaydı; değişken faizle borçlananlar ve dolar cinsinden borçlanan gelişmekte olan ülkeler ise kaybeden. 1980’lerin başında patlayan Latin Amerika borç krizi, bu dönüşün sınır ötesindeki faturasıyla yakından ilişkiliydi.
Enflasyon sessiz bir borç affıdır: kimse ilan etmez, kimse imza atmaz, ama servet alacaklıdan borçluya akar.
Yüksek faizden kim kazanır, kim kaybeder?
Faiz yükseldiğinde kazananı ve kaybedeni belirleyen şey, insanların ne kadar zengin ya da yoksul olduğundan çok bilançolarının nasıl kurulduğudur. Belirleyici soru şudur: önce varlıklarınız mı vadeye ulaşıp yeni faizden yeniden fiyatlanıyor, yoksa borçlarınız mı? Kısa vadeli mevduatı, hazine bonosu ya da para piyasası fonu olan biri faiz yükseldiğinde gelirini hemen artırır. Kredi kartı borcu, değişken faizli kredisi ya da sürekli yenilemesi gereken işletme kredisi olan biri ise taksidinin büyüdüğünü görür. Akademik literatür bu farka korunmasız faiz maruziyeti adını verir ve faiz düştüğünde aynı aktarımın ters yönde işlediğini gösterir.
Tablonun bir başka yüzü varlık fiyatlarıdır. Faiz yükseldiğinde uzun vadeli tahvilin, konutun ve hisse senedinin bugünkü değeri düşer. Bu varlıklara sahip olanlar kâğıt üzerinde kaybeder ama yeni tasarruflarını daha yüksek getiriyle değerlendirebilir. Varlığı olmayan genç ise her yönden sıkışır: faiz düşükken fiyatlar ulaşılmaz yüksekliktedir, faiz yüksekken kredi ulaşılmaz pahalıdır.
Bir diğer yüz istihdamdır. Para politikası talebi kısarak çalışır ve talebin kısılması en hızlı biçimde iş gücü piyasasına yansır. Uluslararası Ödemeler Bankası’nın 2021 raporu, enflasyonun en yoksulları en sert biçimde vurduğunu, ekonomik istikrar bozulduğunda işini ilk kaybedenlerin de yine onlar olduğunu vurgular. Yüksek faizin enflasyonla mücadelede zorunlu olduğu durumlarda bile bedelin bir kısmını işini ve kredisini kaybeden kesim öder.
Çoğu zaman gözden kaçan aktör ise devlettir. Ekonominin en büyük borçlusu olan devlet, faiz yükseldiğinde daha fazla faiz öder. Bu ödeme vergi gelirlerinden yapılır ve tahvil sahiplerine akar. Bütçenin faiz kalemi bu nedenle bir muhasebe satırı değil, vergi mükelleflerinden tahvil sahiplerine giden bir gelir transferidir. Türkiye’de merkezi yönetim bütçesinin 2026’nın ilk 9 ayındaki faiz harcaması 2 trilyon 251 milyar TL’ye ulaştı. Bu tutar, aynı dönemdeki toplam bütçe harcamalarının yaklaşık %16’sına, bütçe gelirlerinin ise yaklaşık %18,6’sına denk geliyor.
Bu aktarımın kime ulaştığını anlamak için mevduatın kimde olduğuna bakmak gerekir. BDDK verilerine göre Mart 2025’te hesabında 1 milyon TL ve üzeri mevduat bulunan yaklaşık 2,1 milyon mudi, toplam mevduatın yaklaşık %78’ini, 15,3 trilyon TL’yi elinde tutuyordu. Bu grup mudi kayıtlarının yalnızca %1 kadarını oluşturuyordu. Hesabında 10.000 TL’den az parası olan yaklaşık 163 milyon mudi kaydının toplam mevduattan aldığı pay ise %0,7’de kalıyordu. Mudi sayıları banka bazında tutulduğundan aynı kişi birden fazla bankada sayılabilir; ama tablo değişmez. Faiz geliri kabaca mevduatla orantılı dağıldığı için mevduata ödenen her 100 liralık faizin yaklaşık 78 lirası bu dar kesime gider. Enflasyon nominal eşikleri aşındırdığı için 1 milyon TL artık eskisi kadar büyük bir servet sayılmasa da, yoğunlaşmanın yönü açıktır.
Burada yüksek faizin bir paradoksu ortaya çıkar. Faiz talebi kısmak için yükseltilir. Ama mevduatın bu denli yoğun olduğu bir ekonomide faiz geliri, harcanabilir gelirin en hızlı artan kalemlerinden biri haline gelebilir ve talebi soğutması beklenen politikanın içinde yeni bir harcama kaynağı yaratır. Faizin soğuttuğu kesim ile ısıttığı kesim aynı değildir. Borçlu esnaf ve kredi kartıyla ay sonunu getiren ücretli frene basarken, faiz geliri artan mevduat sahibi gaza basabilir. Para politikasının toplam etkisi bu 2 kuvvetin farkıdır.
| Kesim | Yüksek reel faiz döneminde | Sürpriz enflasyon döneminde |
|---|---|---|
| Kısa vadeli mevduat ve bono sahibi | Kazanır: faiz geliri hızla yeniden fiyatlanır | Kaybeder: getiri enflasyonun gerisinde kalır |
| Uzun vadeli sabit getirili tahvil sahibi | Kaybeder: piyasa değeri düşer, ancak yeni alımlar yüksek getiri sağlar | Kaybeder: hem kupon hem anapara reel olarak erir |
| Değişken faizli ya da kısa vadeli borçlu | Kaybeder: taksit büyür, borç çevirmek pahalılaşır | Kazanır: borcun reel yükü erir |
| Sabit faizli konut kredisi borçlusu | Mevcut borç etkilenmez, yeni kredi pahalılaşır | Kazanır: borcun reel değeri hızla erir |
| Konut ve hisse sahibi | Kaybeder: değerlemeler düşer | Çoğunlukla kazanır: varlık fiyatları enflasyonla birlikte yükselir |
| Ücretli ve emekli | Risk altındadır: işsizlik ve kredi maliyeti artar | Kaybeder: gelir fiyatların gerisinde kalır |
| Devlet (net borçlu) | Kaybeder: faiz yükü bütçeyi sıkıştırır | Kazanır: borcun reel değeri erir, enflasyon vergisi toplanır |
Tablo genel eğilimleri gösterir; her hanenin sonucu bilançosunun vade ve para birimi yapısına bağlıdır.
© petrolandeco.com
Enflasyon sabit gelirliden borçluya servet nasıl aktarır?
Enflasyonun servet aktarımı bir yasa, bir ferman ya da bir mahkeme kararı gerektirmez. Bütün mesele, sözleşmelerin rakamla yazılması ve fiyatların o rakamdan hızlı yürümesidir. Ücret belirli bir süre için belirlenir, kira sözleşmesi bir artış oranına bağlanır, emekli aylığı belirli aralıklarla güncellenir, mevduat bir faizle bağlanır, kredi bir taksitle ödenir. Fiyatlar beklenenden hızlı yükseldiğinde bu rakamların her biri gerçek değerini kaybeder. Rakamı alan kaybeder, rakamı ödeyen kazanır.
Bu yüzden enflasyonun kazananları, sabit tutarlı borcu olanlar ve fiyatı enflasyonla birlikte yükselen bir varlığa sahip olanlardır. Kaybedenleri ise sabit tutarlı alacağı olanlar ve gelirini en son güncelleyebilenlerdir. Journal of Political Economy’de 2006’da yayımlanan bir çalışma, ABD’de ılımlı bir enflasyon atağının bile önemli bir servet aktarımı yarattığını hesapladı. Çalışmaya göre başlıca kaybedenler büyük tahvil portföylerine sahip zengin ve yaşlı hanelerdir; başlıca kazananlar sabit faizli konut kredisiyle borçlanmış genç orta sınıftır. Devlet bu aktarımın kazananları arasında, ABD tahvili tutan yabancılar ise kaybedenleri arasındadır. Aynı yazarlar aktarımın uçlardan ortaya doğru işlediğini, orta sınıfın hem zenginlerin hem yoksulların aleyhine kazandığını gösterir.
Ancak bu sonuç, sağlam bir finansal sistemi ve yaygın sabit faizli uzun vadeli konut kredisini varsayar. Uzun vadeli kredinin sınırlı olduğu, ücretlerin enflasyonu gecikmeli izlediği ve yoksulun neredeyse hiçbir finansal varlığa sahip olmadığı ekonomilerde tablo daha serttir. Yoksulun kaybı mevduat üzerinden değil, ücret ve nakit üzerinden gerçekleşir. Kredi bulabilenin kazancı ise bankaya erişimi ve teminatı olana, yani zaten varlık sahibi olana gider. Bu tür ekonomilerde enflasyon borçluyu değil, kredi bulabilen borçluyu zenginleştirir.
Türkiye 2021-2023 döneminde bunun ders kitabı niteliğinde bir örneğini yaşadı. Yıllık enflasyon Ekim 2022’de %85,51 ile 24 yılın zirvesine çıktığında politika faizi %10,5’e indirilmişti. Reel politika faizi eksi %40’ın altına düştü: politika faizi kadar getiri sağlayan 100 liralık bir mevduat 1 yıl sonra 59,6 liralık alım gücüne iniyordu. Aynı yıl TCMB Konut Fiyat Endeksi nominal olarak %167,8, reel olarak %58,7 arttı. Mevduat sahibinin kaybettiği alım gücünün önemli bir bölümü, konut sahibinin ve ucuz krediye erişebilen borçlunun bilançosuna geçti.
Bu dönemin bir başka özgün aracı, Aralık 2021’de devreye alınan kur korumalı mevduattı. Mevduat sahibine, kurdaki artış faizin üzerinde kalırsa aradaki farkın ödeneceği taahhüt edildi. Böylece kur riskinin bir bölümü özel bilançolardan kamu bilançosuna taşındı. Bu farkın büyük mevduat sahiplerine ödenen kısmı, ekonomik içeriği bakımından vergi mükelleflerinden mevduatın yoğunlaştığı kesime yapılan bir transferdi.
Bir çalışanın maaşı %30 artarken fiyatlar %40 artmışsa, çalışanın reel geliri yaklaşık %7 düşmüştür. Ama bordrodaki rakam büyüdüğü için kayıp ilk anda hissedilmez.
1920’lerde bu yanılgıya para yanılsaması adı verildi. Enflasyonun servet aktarımı büyük ölçüde bu yanılsamanın içinden geçer: insanlar rakama bakar, rakamın satın aldığına değil.
Reel faiz ve varlık fiyatları arasındaki ilişki
Bir varlığın fiyatı, gelecekte üreteceği nakdin bugüne indirgenmiş değeridir. İndirgeme oranı ise reel faiz artı bir risk primidir. Bu basit formülün sonucu çarpıcıdır: kira, kâr ya da kupon hiç değişmeden, yalnızca reel faiz değiştiği için bir varlığın değeri 2 katına çıkabilir ya da %50 düşebilir.
Her yıl enflasyondan arındırılmış 100 birim kira getiren ve kirası büyümeyen bir mülk düşünelim; risk primi de 3 puan olsun. Reel faiz %3 iken mülk yaklaşık 1.667 birim eder, %0 iken 3.333 birim, eksi %1 iken 5.000 birim. Reel faizin eksi %1’den %2’ye çıkması, kiraya dokunmadan mülkün değerini 5.000’den 2.000’e, yani %60 düşürür. Varlık sahibi faiz düşerken hiçbir şey yapmadan zenginleşir; faiz yükselirken de hiçbir hata yapmadan yoksullaşır.
Hesaplama: Değer = 100 ÷ (reel faiz + %3). Kiranın büyümediği varsayılmıştır. Rakamlar yöntemi göstermek içindir, bir piyasa tahmini değildir.
Bu mekanizmanın son 5 yıldaki en net örneği ABD’dir. 10 yıllık enflasyona endeksli ABD tahvilinin reel getirisi 2021 yazında eksi %1,2 civarıyla tarihinin en düşük seviyesini gördü. Aynı yıllarda konuttan teknoloji hisselerine kadar uzun vadeli nakit akışı vaat eden pek çok varlık rekor fiyatlara ulaştı. 2022’de başlayan sıkılaştırmayla reel getiri pozitife döndü ve 2026 sonbaharında %2,5’in üzerinde, 2008’den bu yana görülmemiş bir bölgeye yerleşti. Aynı mülkler, aynı şirketler, aynı kiralar; ama farklı bir reel faiz ve farklı bir servet dağılımı.
Reel faiz ile varlık fiyatı arasındaki bu tahterevalli, servet eşitsizliğinin neden faizle birlikte nefes aldığını da açıklar. Reel faizin uzun süre sıfırın altında kaldığı dönemler varlık sahipleri ile ücretliler arasındaki servet farkını açar, çünkü servet varlık fiyatıyla, ücret ise emeğin verimliliğiyle büyür. Reel faizin yükseldiği dönemler bu farkı bir ölçüde kapatır ama bunu genellikle durgunluk ve işsizlik bedeliyle yapar. Hiçbir uç masum değildir; asıl mesele, ekonominin bu uçlar arasında ne kadar sert savrulduğudur.
Bir varlığın faize duyarlılığı, nakdinin ne kadar uzak bir geleceğe yayıldığına bağlıdır. 30 yıl sonra tek seferde 100 birim ödeyecek bir tahvilin değeri, reel faiz %1’den %2’ye çıktığında yaklaşık %26 düşer. 1 yıl sonra ödeyecek bir bononun değeri ise aynı değişimle %1’den az geriler.
Konut ve büyüme hisseleri uzun vadeli tahvil gibi davranır, mevduat ise kısa vadeli bono gibi. Faiz yükseldiğinde birincilerin sahibi değer kaybeder, ikincilerin sahibi gelir kazanır.
Türkiye’de yüksek enflasyon ve yüksek faiz kalkınmayı nasıl yavaşlattı?
Türkiye, faizin ve enflasyonun servet üzerindeki etkisini 50 yıla yakın bir süre boyunca kesintisiz deneyimlemiş nadir ülkelerden biridir. 1970’lerin sonundan 2000’lerin başına kadar enflasyon kronik bir hal aldı; 1994-2001 döneminde yıl sonu tüketici enflasyonunun ortalaması %78,3’tü. Bu ortamda zaman ufku kısalır. 30 yıllık sabit faizli konut kredisi, 10 yıllık sanayi kredisi ya da derin bir uzun vadeli tahvil piyasası kurulamaz, çünkü kimse 10 yıl sonra paranın ne edeceğini bilmez.
1990’larda kamu açıkları büyüdükçe devlet iç borçlanmaya yöneldi. Bankalar topladıkları mevduatı Hazine’ye borç vermeyi, reel sektöre kredi vermekten daha kârlı ve daha güvenli buldu. 2001 krizinde devlet iç borçlanma senetlerinin üretici fiyatlarıyla arındırılmış reel getirisi %22’yi aştı. Bu oranlarla tasarruf sahibi için en iyi yatırım fabrika değil, devlet kâğıdıydı. Kamu borcunun faizi, vergi mükelleflerinden mevduat ve tahvil sahiplerine her yıl büyüyen bir gelir aktarımına dönüştü.
Kronik enflasyonun bir başka mirası paranın kendisine duyulan güvensizliktir. Tasarruf sahibi lirayı ancak kısa süreliğine tutar, fırsat bulduğunda dövize, altına ya da konuta geçer. BDDK verilerine göre 2020 sonunda mevduatın yalnızca %46’sı Türk lirası cinsindendi; %47’si döviz, %7’si kıymetli maden hesaplarındaydı. Vade yapısı daha da çarpıcıydı: vadesiz ve 3 aya kadar vadeli mevduat toplamın %92’sini oluştururken 1 yılın üzerindeki vadeler yalnızca %3’te kalıyordu. Parasını 3 aydan uzun süreye bağlamayan bir toplumun bankacılık sistemi, 10 yıllık bir sanayi yatırımını kendi kaynağıyla finanse edemez.
Bu yapının kalkınmaya maliyeti birbirini besleyen yollardan işledi. Uzun vadeli yatırım ya yabancı para cinsinden borçla ya da yabancı sermayeyle finanse edilebildi; bu da her kur şokunda şirket bilançolarını kırılgan hale getirdi. Tasarruflar ihracat yapan sanayiye değil, kira ya da değer artışı getiren konuta, arsaya ve altına yöneldi. Girişimcinin ufku kısaldı: enflasyonun ve faizin gelecek yıl ne olacağının bilinmediği bir ortamda en rasyonel strateji, uzun vadeli üretim kapasitesine değil, kısa vadeli fiyat farkına yatırım yapmaktı. Böylece yüksek enflasyon ve onu izleyen yüksek faiz kendi kendini yeniden üreten bir döngü kurdu: enflasyon güveni, güvensizlik vadeyi, kısa vade de verimli yatırımı aşındırdı.
2000’lerin başındaki yapısal reformlar ve sıkı maliye politikasıyla enflasyon uzun bir aradan sonra tek haneye indi, reel faiz makul seviyelere geriledi ve konut kredisi gibi uzun vadeli ürünler ilk kez yaygınlaştı. Bu dönem, istikrarın vadeyi nasıl uzattığının Türkiye’deki en açık kanıtıdır.
2021’den sonra ise sarkaç sert biçimde savruldu. Faiz indirimleri reel politika faizini 2022 sonunda eksi %33,7’ye kadar itti. 2023 ortasında yön tersine döndü ve politika faizi 1 yıldan kısa bir sürede %8,5’ten %50’ye çıkarıldı. Reel faiz 2024 sonunda yeniden pozitife geçti ve Eylül 2026’da yaklaşık %5,6’ya ulaştı. Bu yazı hazırlanırken politika faizi %37, yıllık enflasyon ise %29,73 düzeyindeydi; enflasyon Eylül 2026’da Kasım 2021’den bu yana ilk kez %30’un altına inmişti. Aynı 5 yılda servet önce bir yöne, sonra öteki yöne aktı.
Kaynak: TCMB Para Politikası Kurulu kararları, TÜİK Tüketici Fiyat Endeksi bültenleri. 2020-2025 için Aralık değerleri, 2026 için Eylül değerleri kullanılmıştır; grafikteki değerler tek ondalığa yuvarlanmıştır.
| Dönem | Politika faizi | Yıllık TÜFE | Reel politika faizi |
|---|---|---|---|
| Aralık 2020 | %17 | %14,60 | %2,1 |
| Aralık 2021 | %14 | %36,08 | -%16,2 |
| Ekim 2022 (enflasyon zirvesi) | %10,5 | %85,51 | -%40,4 |
| Aralık 2022 | %9 | %64,27 | -%33,7 |
| Aralık 2023 | %42,5 | %64,77 | -%13,5 |
| Aralık 2024 | %47,5 | %44,38 | %2,2 |
| Aralık 2025 | %38 | %30,89 | %5,4 |
| Eylül 2026 | %37 | %29,73 | %5,6 |
Reel politika faizi, (1 + politika faizi) ÷ (1 + yıllık TÜFE) – 1 formülüyle hesaplanmış, geçmişe dönük gerçekleşen değerdir.
Tablodaki veriler bilgilendirme amaçlıdır; yatırım tavsiyesi değildir. Geçmiş getiriler geleceğe ilişkin bir taahhüt oluşturmaz.
© petrolandeco.com
Negatif reel faiz döneminde kazananlar, ucuz krediye erişebilen şirketler ile konut ve arsa sahipleriydi; zararını kur korumalı mevduat sayesinde kamuya devreden büyük mevduat sahipleri de görece korunmuştu. Kaybedenler ise Türk lirası tasarruf sahipleri ve ücretlilerdi. Pozitif reel faiz döneminde kazananlar mevduatın büyük bölümünü elinde tutan dar kesim ve devletin alacaklılarıydı; kaybedenler ise kredi kartı ve işletme kredisiyle ayakta duran hanehalkı ve küçük işletmeler. Konut fiyatları da yön değiştirdi: Şubat 2024’te Konut Fiyat Endeksi reel olarak %5,1 geriledi. Bu dönemlerin ortak kaybedeni ise aynıydı: ne krediye ne de büyük bir mevduata sahip olan, gelirini ücretle kazanan kesim. Enflasyon döneminde ücreti eridi, sıkılaştırma döneminde işi ve kredisi pahalılaştı.
Türkiye’nin sorunu faizin yüksekliği ya da düşüklüğü değil, sarkacın uçlar arasında sert savrulmasıdır. Her savrulmada servet, zaten varlığı olana doğru akar.
Bu sorunun tek bir sayısal cevabı yok ve iktisatçılar arasında da uzlaşı bulunmuyor. Bir görüşe göre faiz, enflasyonu kalıcı biçimde düşürecek kadar yüksek ve uzun süre tutulmalıdır; kalıcı istikrar ancak beklentiler kırıldığında sağlanır.
Bir başka görüşe göre gelişmekte olan bir ülke için sağlıklı bölge, reel faizin sıfırın üzerinde ama ekonominin büyüme hızının altında durduğu bölgedir. Bu bölgede tasarruf erimez, yerel paraya güven korunur, finansal getiri üretimden hızlı büyümediği için yatırım cezalandırılmaz.
Bir diğer görüş faizin düzeyinden çok öngörülebilirliğine bakar: tasarruf sahibinin ve yatırımcının 5 yıl sonrasını görebildiği bir ekonomide vade uzar, vade uzadıkça faizin servet üzerindeki keskin etkisi yumuşar. Tarihin gösterdiği tek ortak sonuç, kalıcı ve sert sapmaların her 2 yönde de servetin el değiştirmesine yol açtığıdır.
Faiz ekonomiyi soğuturken kimin servetini büyütüyor?
Faiz yükseldiğinde servet; kısa vadeli ve likit varlığı olanlara, net alacaklı konumundakilere ve devletin alacaklılarına doğru akar. Değişken faizli borçlular, uzun vadeli varlık sahipleri, krediyle ayakta duran küçük işletmeler ve işini kaybetme riski artan ücretliler kaybeder.
Faiz enflasyonun gerisinde kaldığında akış tersine döner: servet tasarruf sahibinden borçluya, ücretliden varlık sahibine, alacaklıdan devlete geçer. 4.000 yıllık tarih, bu akışların kendiliğinden dengelenmediğini ve toplumların tam da bu yüzden tavanlar, aflar, vakıflar ve merkez bankaları icat ettiğini gösteriyor.
Kültepe’deki Asurlu tüccar, meslektaşına %30’la, Anadolulu köylüye daha pahalıya borç veriyordu. Babil kralı borçları silerken hileli sözleşmeleri yasaklıyor, Kudüslü haham affın krediyi kurutmasını önlemek için mahkemeyi araya sokuyor, Roma imparatoru çöken toprak piyasasını faizsiz krediyle kurtarıyor, Osmanlı’da şeyhülislam faizi meşru bir sözleşme adıyla vakfa bağlıyordu. Bugün merkez bankaları aynı soruyla uğraşıyor; yalnızca araçlar değişti.
Bu yüzden faiz tartışmasının doğru sorusu yüksek mi düşük mü sorusu değil, kimin lehine ve ne kadar süreyle sorusudur. Kısa süreli, öngörülebilir ve açıkça anlatılan bir sıkılaştırma, istikrarı geri getirdiği ölçüde toplumun büyük kesimine kazandırabilir. Uzun süren ve uçlar arasında savrulan bir politika ise her savrulmada servetin bir bölümünü, zaten varlığı olanın hanesine yazar. Faiz kararı, bir ekonominin zamanla kurduğu ilişkinin fiyatıdır; bu fiyat her değiştiğinde, kimin geleceğinin kimin bugününe bağlandığı yeniden yazılır.
UNESCO Dünya Mirası Merkezi, Kültepe-Kaniş Arkeolojik Alanı geçici liste dosyası; UNESCO Dünya Belleği Programı, Eski Asur Tüccar Arşivleri kaydı (2015).
Belleten, Türk Tarih Kurumu: Kaniş karumunda bulunan borç senetleri, limum listeleri ve faiz oranları üzerine inceleme.
Metropolitan Museum of Art, Kültepe gümüş borç tableti kataloğu; Louvre Müzesi AO 8295 ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi Kt 93/k 550 zarflı borç tabletleri, X ışını tomografisi kayıtları.
Journal of the Economic and Social History of the Orient, cilt 43 (2000): faiz oranlarının belirlenişi ve máš, tokos, fenus sözcükleri üzerine makale.
Ancient Near Eastern Texts Relating to the Old Testament, Princeton University Press (1969): Babil misharum fermanı çevirisi.
Memfis rahipler kararnamesi (Rosetta Taşı, MÖ 196), British Museum EA 24, Yunanca ve demotik metinlerin çevirileri.
Politika, 1. kitap (MÖ 4. yüzyıl); Atinalıların Devleti; Yasalar.
Levililer 25; Tesniye 15 ve 23; Kur’an, Bakara 275; Mişna, Gittin 4:3.
Ab Urbe Condita, 8. kitap; Annales, 6. kitap; Kilikya valisinin Roma’ya yazdığı mektuplar (MÖ 50); Doğu Roma kodeksi 4.32.26 (528).
Osmanlı İmparatorluğu’nun Parasal Tarihi, Cambridge University Press (2000).
Journal of Economic History, cilt 57 (1997): 17. yüzyıl Osmanlı’sında tağşiş ve Avrupa sikkelerinin dolaşımı.
Uludağ Üniversitesi: Osmanlı’da faizsiz kredi uygulamaları ve para vakıfları üzerine çalışma; 1500-1645 Konya’sında borç ve kredi kullanımı üzerine araştırma.
Cenevre, 1545 tarihli faiz mektubu; 3. Lateran Konsili kararları (1179).
Numismatic Guaranty Company, Roma gümüş sikkelerinin saflık analizleri.
Ulusların Zenginliği (1776), 2. kitap, 4. bölüm; Tefeciliğin Savunusu (1787); Ticaretin Doğası Üzerine Deneme (1755).
Faiz ve Fiyatlar (1898); Para Yanılsaması (1928); Büyük Buhranların Borç Deflasyonu Teorisi, Econometrica (1933); İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi (1936), 24. bölüm.
NBER Working Paper 16893, The Liquidation of Government Debt (2011).
Journal of Political Economy, cilt 114, sayı 6 (2006): Inflation and the Redistribution of Nominal Wealth.
American Economic Review, cilt 109, sayı 6 (2019): Monetary Policy and the Redistribution Channel.
Bank for International Settlements, Annual Economic Report 2021, 2. bölüm: The distributional footprint of monetary policy.
G-24 Intergovernmental Group: Turkey, The Bounce After the Crisis.
Federal Reserve H.15 ve FRED veri tabanı (efektif federal fon faizi, 10 yıllık enflasyona endeksli tahvil getirisi); ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu tüketici fiyat endeksi.
TCMB Para Politikası Kurulu kararları (2020-2026) ve Konut Fiyat Endeksi bültenleri.
TÜİK Tüketici Fiyat Endeksi bültenleri (2020-2026).
Hazine ve Maliye Bakanlığı, Eylül 2026 Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri raporu.
BDDK mevduat tutar dilimleri, vade ve para birimi dağılımı istatistikleri (2020, 2025).
Bu makalede yer alan bilgi ve değerlendirmeler yalnızca bilgilendirme amacıyla sunulmaktadır; yatırım danışmanlığı veya alım-satım tavsiyesi niteliği taşımaz. Yatırım danışmanlığı sözleşme çerçevesinde sunulmaktadır. Geçmiş performans gelecekteki sonuçların güvencesi değildir. Veriler kamuya açık kaynaklardan derlenmiş olup doğruluk konusunda garanti verilmemektedir. Bu içeriğe dayanılarak alınan kararların sonuçlarından okuyucu şahsen sorumludur.