Golden Gimmick: Suudi Petrol Gelirini ABD Hazinesi Nasıl Ödedi?
Golden Gimmick:
Suudi Petrol Gelirini ABD Hazinesi Nasıl Ödedi?
Golden Gimmick Nedir?
Sonradan Golden Gimmick, yani altın hile adıyla anılan düzenleme ne bir yasaydı ne de bir antlaşma. Hiçbir meclis onu oylamadı ve hiçbir yerde bir antlaşma metni olarak imzalanmadı. Bütün mekanizma son derece sıradan bir vergi kuralına yaslanıyordu: ABD’de vergi mükellefi olan bir şirket yurt dışında gelir vergisi öderse, bu ödemeyi ABD’ye borçlu olduğu vergiden doğrudan düşebiliyordu. Kuralın amacı aynı kârın iki ayrı devlet tarafından iki kez vergilenmesini önlemekti. 1950’nin son haftalarında bu masum kural, bir krallığın bütçesini besleyen görünmez bir boru hattına dönüştü.
Hikayeyi bugün bu ayrıntıyla anlatabilmemizin nedeni, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın resmi tarih dizisi olan Foreign Relations of the United States ciltlerinde yayımlanmış iç yazışmalardır. Gizli ve çok gizli damgası taşıyan bu belgeler, şirket yöneticilerinin bakanlık görevlilerine en büyük gizlilik içinde verdiği rakamları, Hazine’nin tereddüdünü ve Dışişleri’nin konunun kamuoyuna yansımasından duyduğu kaygıyı aynı dosyada bir araya getiriyor. Ortaya çıkan tablo, petrol diplomasisinin en az konuşulan sübvansiyonlarından birinin nasıl kurulduğunu ve nasıl yıllarca ayakta kaldığını gösteriyor.
Tek Varil Üzerinden Golden Gimmick: Kısa Bir Örnek
Mekanizmayı anlamanın en kolay yolu tek bir varili izlemektir. Varsayalım 1 varil petrolden şirketin elde ettiği kâr 1 dolar, ABD’deki kurumlar vergisi oranı da yüzde 50 olsun. Bu oranlar dönemin gerçek rakamları değildir; yalnızca hesabı sade tutmak için seçilmiştir.
1950 öncesinde şirket krallığa 20 sent imtiyaz bedeli ödüyor. İmtiyaz bedeli ABD vergi hukukunda bir gider sayıldığı için vergilenen kâr 80 sente iniyor. Hazine bunun yarısını, yani 40 senti alıyor ve şirkete 40 sent kalıyor.
1950 sonrasında krallık kârın yarısını, yani 50 senti istiyor. Şirket 20 senti yine imtiyaz bedeli olarak, kalan 30 senti ise Suudi gelir vergisi adıyla ödüyor. ABD’de hesaplanan vergi değişmiyor ve 40 sent olarak kalıyor. Ancak yabancı bir devlete ödenen gelir vergisi ABD’deki vergiden doğrudan düşülebildiği için şirket bu 30 senti mahsup ediyor ve Hazine’ye yalnızca 10 sent ödüyor. Şirkete yine 40 sent kalıyor.
| Kime gidiyor? | 1950 öncesi | 1950 sonrası | Fark |
|---|---|---|---|
| Suudi Arabistan | 20 sent | 50 sent | Artı 30 sent |
| ABD Hazinesi | 40 sent | 10 sent | Eksi 30 sent |
| Aramco | 40 sent | 40 sent | Değişiklik yok |
| Toplam | 100 sent | 100 sent |
Sonuç açıktır: şirketin cebinden tek sent fazla çıkmadı. Krallığın kazandığı 30 sentin tamamı, ABD Hazinesi’nin tahsil etmekten vazgeçtiği vergiden geldi.
Aynı 30 sent imtiyaz bedeli olarak ödenseydi yalnızca gider sayılacaktı. Bu durumda vergilenen kâr 50 sente inecek, Hazine 25 sent alacak ve şirkete 25 sent kalacaktı. Kaybın 15 senti Hazine’de, 15 senti şirkette kalırdı.
Ödeme gelir vergisi adını alınca hesap değişti. Gider yalnızca vergilenen kârı küçültür; vergi kredisi ise ödenecek verginin kendisinden düşülür. Bu yüzden faturanın tamamı şirketten Hazine’ye geçti.
Venezuela Formülü Körfez’e Nasıl Taşındı?
Yarı yarıya paylaşım fikri Arabistan çölünde doğmadı. Venezuela, 1948’de gelir vergisi yasasında yaptığı değişikliklerle petrol şirketlerinin net kârının yarısını devlete bağlayan ilkeyi yürürlüğe koymuştu. Karakas’taki ABD Büyükelçiliği’nin Temmuz 1948 tarihli raporunda, Venezuela Kalkınma Bakanı ilkeyi açık bir cümleyle tarif ediyordu: devletin vergi olarak aldığı pay her zaman şirketlerin net kârına eşit olmalıydı. Bakan bu kuralın yalnızca petrole değil, demir cevherine ve altına, yani bütün madencilik faaliyetlerine uygulanacağını da ekliyordu.
Formül kısa sürede bölgenin dışına taştı. Dışişleri Bakanlığı’nın Ocak 1951’de büyükelçiliklere gönderdiği genelge, Venezuela’daki kâr paylaşımının Basra Körfezi’ndeki üretici devletler tarafından bilindiğini ve talep edildiğini açıkça yazıyordu. Suudi hazinesinin durumu da baskıyı artırıyordu. 1951 yazında Cidde’den gelen bir telgraf, krallığın o yılın Aramco gelirinin yarısından fazlasını daha yılın ortasında harcadığını ve Maliye Bakanı’nın kraliyet ailesine yapılan ödemeleri artırmayı kabul ettiği için kemer sıkmayı bile önerecek durumda olmadığını aktarıyordu.
Venezuela yalnızca fikrin değil, vergi tekniğinin de emsaliydi. 1953 tarihli bir Dışişleri muhtırası, Aramco avukatlarının yeni Suudi vergisinin ABD’de mahsup edilebileceği konusunda güvence aldığını ve bunun emsalini yine Venezuela’da bulduğunu not ediyor. Yani kârın yarısını devlete bırakmanın maliyetini şirket yerine başka birinin üstlenebileceği yol önceden denenmiş bir yoldu.
İki Kraliyet Kararnamesi ve 30 Aralık 1950 Anlaşması
Suudi hükümeti 1950 sonbaharında kişi ve şirketlerin gelirine vergi koyan ilk kararnameyi çıkardı. Aramco yönetimi bu vergiyi yüzde 20 oranlı bir kâr vergisi olarak tarif ediyordu. Ardından 27 Aralık 1950 tarihli ikinci kararname geldi ve petrol şirketlerinin net faaliyet gelirinin yüzde 50’si üzerinden bir gelir vergisi tanımladı. 3 gün sonra imzalanan anlaşmayla Aramco iki vergi yasasına da tabi olmayı kabul etti.
Formülün mantığı bir tamamlama hesabıydı. Krallığın almakta olduğu imtiyaz bedeli, arazi kirası ve gümrük vergileri önce toplanıyor, net kârın yarısına ulaşmak için kalan fark yeni gelir vergisiyle kapatılıyordu. Böylece krallığın eline geçen toplam para net kârın yarısına sabitleniyordu. Kritik olan, bu farkın hangi isim altında ödendiğiydi. İmtiyaz bedeli olarak ödenen her dolar ABD’de yalnızca giderdi; gelir vergisi olarak ödenen her dolar ise ABD’ye ödenecek vergiden doğrudan düşülebilecek bir kalemdi.
Anlaşmanın küçük maddeleri bu ayrımın bilinçli kurulduğunu gösteriyor. Eski düzende imtiyaz bedeli serbest piyasadaki altın fiyatı üzerinden hesaplanıyor ve varil başına 32 sente ulaşıyordu. Yeni anlaşma bu bedeli resmi kura, yani varil başına yaklaşık 21 sente çekti. İmtiyaz bedeli yaklaşık üçte bir oranında düşerken, aradaki fark ve fazlası vergi başlığına taşındı. Aramco ayrıca ödemeleri petrol satışından elde ettiği herhangi bir para biriminde ya da altınla ve Uluslararası Para Fonu kuru üzerinden yapma hakkını kazandı.
1950 Hesabı: 292 Milyon Dolarlık Kârın Dökümü
10 Ocak 1951’de Aramco’nun bir başkan yardımcısı Dışişleri Bakanlığı’nın Yakın Doğu masasını ziyaret etti. Görüşmeyi kayda geçiren diplomat, yöneticinin verdiği rakamların en büyük gizlilik içinde paylaşıldığını, hatta yöneticinin kendisine bile geri aktarılmaması gerektiğini not düştü. Rakamlar şöyleydi: Aramco 1950’de 292 milyon dolar kâr göstermişti. Bundan 66 milyon dolar gider ve 6 milyon dolar ABD vergisi düşüldüğünde 220 milyon dolarlık net kâr kalıyordu ve bunun yarısı, yani 110 milyon dolar Suudi hükümetinin payıydı.
| Ödeme kalemi | Tutar (milyon dolar) | Toplam içindeki pay |
|---|---|---|
| İmtiyaz bedeli ve kiralar | 58 | Yüzde 52,7 |
| Gümrük vergileri | 8 | Yüzde 7,3 |
| Yüzde 20 oranlı kâr vergisi | 32 | Yüzde 29,1 |
| Yüzde 50 oranlı gelir vergisi | 12 | Yüzde 10,9 |
| Toplam | 110 | Yüzde 100 |
Tablonun en çarpıcı tarafı, 110 milyon doların 44 milyon dolarlık bölümünün, yani yüzde 40’ının vergi başlığı altında ödenmesidir. Bu 44 milyon dolar, ABD vergi mevzuatı izin verdiği ölçüde şirketin Washington’a ödeyeceği vergiden düşülebilecek paraydı. Belgeye göre 1950 için ödenen ABD vergisi yalnızca 6 milyon dolarda kalmıştı ve şirket yöneticisi bu rakamın nasıl oluştuğunu açıklamamıştı.
Aynı görüşmede yönetici, yeni Suudi vergi yasalarının şirketin ABD vergilerini fiilen ortadan kaldırdığını kendisi söyledi. Teselli olarak ABD hükümetinin yine de bazı gelirler elde edeceğini sıraladı: ana şirketlere dağıtılan kâr payı üzerinden yüzde 8, hissedarlara dağıtılan kâr payı üzerinden yüzde 30 vergi ve Arabistan’dan ithal edilecek petrolden varil başına 10,5 ile 21 sent arasında gümrük. Günde 300.000 varil Arap petrolü ABD’ye ithal edilirse Washington’ın bu yoldan yaklaşık 20 milyon dolar kazanacağını hesapladı. Görüşmeye katılan petrol politikası yetkilisi, böyle bir ithalat hacminin düşünülüyor olmasına şaşkınlığını gizlemedi.
Dışişleri Bakanlığı Ne Biliyordu?
25 Ocak 1951’de Dışişleri Bakanlığı Londra, Kahire, Tahran, Cidde, Bağdat, Moskova, Paris, Basra ve Dahran’a gizli bir genelge gönderdi. Genelge, Aramco anlaşmasına ilişkin bakanlığın ilk görüşlerini 10 madde halinde özetliyordu. Bakanlığa göre Yakın Doğu petrolü Batı’nın ekonomik, siyasi ve stratejik çıkarları açısından o kadar değerliydi ki üretici devletlerin kârdan daha büyük pay alması haklıydı. Ortaklık ilkesi bölgedeki imtiyazları istikrara kavuşturabilecek savunulabilir bir zemindi ve petrol şirketlerinin emperyalizmi üzerine kurulu Komünist propagandaya gerçekçi ve çarpıcı bir cevaptı.
Genelge Suudi Arabistan’ın 1950’de varil başına yaklaşık 56 sent alacağını, İran ve Irak’a önerilen ödemenin ise yaklaşık 33 sentte kaldığını da kaydediyordu. Ancak bakanlık bu farkı İngiliz şirketlerine karşı bir propaganda malzemesi olarak kullanmaktan kaçınılması gerektiğini yazdı. Nedeni 8. maddenin son cümlesinde saklıydı.
Aramco, Suudi vergilerinin çoğu ya da tamamı için ABD’de vergi kredisi almayı umuyor. Bu umut gerçekleşirse, Suudi Arabistan’a yapılan artan ödemelerin kaynağı şirket değil, ABD hükümeti olabilir.
ABD Dışişleri Bakanlığı genelgesi, 25 Ocak 1951
Bu satırların yazıldığı günlerde Basra Körfezi’nin öbür kıyısında tam tersi bir hikaye yaşanıyordu. İran ile Anglo-Iranian Oil Company arasında 17 Temmuz 1949’da parafe edilen ek petrol anlaşmasının reddini İran meclisinin petrol komisyonu önermiş, meclis de anlaşmayı kabul etmemişti. Mart 1951’de meclis petrolü devletleştiren yasayı oybirliğiyle kabul etti. Genelgenin 6. maddesi bu karşıtlığı doğrudan kuruyordu: Aramco ile Suudi hükümeti arasındaki müzakerelerin hızı, İran müzakerelerinde görülen şirket karşıtı ve Batı karşıtı öfkenin oluşmasını engellemişti. Washington açısından vergi kredisinin bedeli, Tahran’da yaşanan krizin bedeliyle kıyaslandığında ucuz bir sigorta primi gibi görünüyordu.
Aynı ay Gulf Oil’in yönetim kurulu başkanı, Yakın Doğu işlerinden sorumlu dışişleri bakan yardımcısını ziyaret etti. Gulf, Kuveyt’teki imtiyazı İngiliz ortağıyla birlikte işletiyordu ve ortak şirket bir İngiliz şirketiydi. Petrolü maliyetine 1 şilin ekleyerek satıyor, dolayısıyla vergilenebilir bir kâr göstermiyordu. Gulf’ün kaygısı açıktı: Kuveyt kısa süre içinde kendi payının artırılmasını isteyecekti ve şirket, artışın yükünü Aramco gibi ABD vergi kredisine devredebilecek bir yapıya geçmek istiyordu. Görüşme tutanağı, Gulf’ün yeni bir yapıyla dünya fiyatlarından satış yapıp kâr gösterebileceğini ve Kuveyt gelir vergisi koyarsa Aramco’nun konumuna geleceğini kaydediyor.
Bakan yardımcısı bu görüşmede bakanlığın Aramco’ya yarı yarıya formülü önermediğini ve imzalanan sözleşmeyi onaylamak için de çağrılmadığını söyledi. Belgelerdeki resmi tutum budur. Ancak ABD petrol şirketlerinin vergilendirilmesi üzerine yayımlanmış hukuk literatürü, 1950 sonundaki Suudi vergi düzenlemesinin görünüşe göre şirketlerle yapılan bir düzenleme sonucunda ve Dışişleri’nin katılımıyla kabul edildiğini yazıyor. Bakanlığın onay vermediği ama sonuçlarını önceden hesaplayıp bütün bölge büyükelçiliklerine dağıttığı bir düzenleme söz konusuydu. Bu ikisi arasındaki mesafe, hikayenin en gri alanıdır.
Krallığın Nakit Sıkışıklığı ve New York Bankaları
Yeni gelir akımı krallığın mali sorunlarını çözmedi, yalnızca biçim değiştirdi. 1951’in ilk aylarında Aramco, 1950 kârı üzerinden 1951 içinde ödenecek Suudi gelir vergisi tahminini 44 milyon dolardan 50 milyon dolara yükseltti. Krallık bu ödemeleri beklemek yerine onları bugünden paraya çevirmenin yollarını aradı. Cidde’deki büyükelçiliğin aktardığına göre Suudi hükümeti şirketten Haziran, Eylül ve Aralık taksitlerini garanti eden ve bankalarda kolayca iskonto ettirilebilecek kısa vadeli kıymetli evrak talep etti.
Bir New York bankası olan Chase National Bank, Haziran ayında tahsil edilmesi beklenen yaklaşık 12 milyon dolarlık vergi alacağına karşılık 10 milyon dolar avans önerdi. Aradaki pay alacağın yaklaşık yüzde 17’sine denk geliyordu. Büyükelçiliğin bir başka gözlemi daha anlamlıydı: New York bankalarının çoğu artık Suudi hükümetine para vermeden önce Aramco’nun ana şirketlerinin imzasını istiyordu. Haziran 1951 başı itibarıyla krallık 30 milyon doları aşan vergi ödemesi almış, yılın geri kalanı için yaklaşık 20 milyon dolar kalmıştı.
Bir tahvil masasından bakıldığında burada ilginç bir kredi yapısı vardı. Bankaların fiyatladığı risk krallığın kendisi değildi; dört Amerikan petrol şirketinin imzası ve dolaylı olarak ABD Hazinesi’nin kredinin yürürlükte kalmasına göz yumacağı varsayımıydı. Suudi vergi alacağı, Washington’ın vergi politikası değişmediği sürece değeri olan bir teminattı.
1952 Riyad Pazarlığı: Önce Hangi Vergi Ödenecek?
Krallık mekanizmayı kısa sürede çözdü ve pazarlığı onun üzerine kurdu. 28 Ocak 1952 tarihli bir telefon görüşmesi tutanağı, Riyad’daki müzakerelerin durumunu Aramco’nun New York ofisinden aktarıyor. Üzerinde anlaşılan ilk madde, Suudi vergileri ödenmeden yabancı vergi kredisi kullanılmamasıydı. Vergi ödemelerindeki gecikme 12 aydan 8 aya indiriliyor, Suudi demiryolunun maliyeti için yapılacak kesintiler yılda 6 milyon dolarla sınırlanıyordu.
Krallığın bazı talepleri ise reddedildi. Yıllık en az 100 milyon dolarlık asgari ödeme isteği kabul görmedi. Yönetim kurulu toplantılarının Suudi Arabistan’da yapılması ve yönetim kurulunda Amerikalılarla eşit sayıda üye ve eşit oy hakkı talebi de geri çevrildi. Tablo şunu gösteriyordu: krallık Amerikan vergi takviminin işleyişini öğrenmiş ve kendi tahsilatını o takvimin önüne koymaya çalışıyordu. Para akışının zamanlaması, ödemenin büyüklüğü kadar önem kazanmıştı.
1953 Hazine Denetimi: Yılda 200 Milyon Dolarlık Net Transfer
11 Şubat 1953’te Yakın Doğu, Güney Asya ve Afrika işlerinden sorumlu dışişleri bakan yardımcısı çok gizli bir muhtıra kaleme aldı. Konu, Hazine’nin Aramco’nun 1950 vergi beyannamesini denetlemeye başlamasıydı. Muhtıra durumu açık bir dille özetliyordu: 1950, Aramco’nun Orta Doğu’da yarı yarıya kâr paylaşımını başlattığı ilk yıldı ve bu adım daha önce ABD hükümetine ödenen kurumlar vergisini Suudi hükümetine aktarma etkisi doğurmuştu.
Hazine’de iki ayrı ofis konuyla ilgileniyordu. Hukuk ekibine göre Aramco yasanın sınırları içindeydi. Politika ekibi ise bu vergi transferine izin vermenin bütün yükünü üstlenmekten kaçınıyordu ve Hazine Bakanı’na önce Kongre liderlerinden onay almasını önermeye hazırlanıyordu. Muhtıra Aramco’nun adımının kısa sürede bölgedeki diğer Amerikan şirketlerince taklit edildiğini de yazıyordu. Gulf, vergi kredisine yasal olarak hak kazanabilmek için Kuveyt’teki şirket yapısını baştan aşağı değiştirmişti. Irak’ta ise Amerikan şirketleri İngiliz ve Fransız ortaklarıyla son derece karmaşık müzakerelere girişmiş, bu müzakereler Londra ve Paris hükümetlerini de işin içine çekmişti.
Muhtıranın en önemli cümlesi bir tahmindi: ABD Hazinesi’nden yapılan net transfer o tarihte muhtemelen yılda 200 milyon dolar civarındaydı. Bu rakamın kapsamına dikkat etmek gerekir. Belge rakamı yalnızca Suudi Arabistan için değil, Aramco’nun ardından aynı yolu izleyen Orta Doğu’daki bütün Amerikan petrol şirketleri için veriyor. Krallığa tek başına giden yıllık tutar bu muhtırada ayrıca belirtilmiyor.
Bakan yardımcısı, Hazine olumsuz karar verirse ne olacağını da hesaplamıştı. Orta Doğu hükümetleri büyük olasılıkla şirketleri yerel olarak kurulmaya zorlayacak, şirketler belki de bunu ev sahibi hükümetlere kendileri önerecekti. Bu durumda Hazine’nin kararı etkisiz kalacak ve Washington aynı noktada, üstüne bir de zararlı bir kamuoyu tartışmasıyla birlikte duracaktı. Muhtıra, sorunun Kongre’ye devredilmek yerine yürütme organı içinde incelenip çözülmesinin ulusal çıkara daha uygun olup olmayacağını soruyordu.
Ertesi gün bakanlığın hukuk danışmanı bu öneriye mesafeli yanıt verdi: Hazine Bakanı’nın konuyu ilgili Kongre liderleriyle görüşmesini engellemeye çalışmak akıllıca değildi. Danışman bunun yerine, bakanlığın dış politika gerekçeleriyle meselenin olabildiğince sessiz ve hızlı çözülmesini istediğinin Hazine’ye iletilmesini önerdi. 13 Şubat’ta toplanan bakanlık içi toplantı da aynı sonuca vardı: yabancı vergilere kredi tanıma politikasındaki bir değişiklik, yalnızca petrol şirketlerinin imtiyazlarını değil, ABD’nin genel yurt dışı yatırımlarını da ciddi biçimde etkileyebilirdi.
Bu tartışmanın bir ay öncesine ait bir belge, Washington’ın meseleye hangi gözle baktığını özetliyor. Dışişleri, Savunma ve İçişleri bakanlıklarının Ocak 1953’te Ulusal Güvenlik Konseyi’ne sunduğu ve ABD Senatosu’nun 1975 raporunda aktarılan pozisyon belgesi, bölgedeki Amerikan petrol operasyonlarını fiilen dış politikanın araçları olarak tanımlıyordu. Vergi kredisi de bu aracın yakıtıydı.
Belgeler her iki okumaya da yer bırakıyor. Hukuken Aramco bir suç işlemiyordu; Hazine’nin hukuk ekibi de bunu kabul ediyordu. Şirket yabancı bir devlete gelir vergisi ödüyor ve ABD mevzuatının tanıdığı hakkı kullanıyordu.
Siyasi açıdan ise tablo farklıydı. Kongre’nin hiçbir zaman oylamadığı, bütçede hiçbir kalemi bulunmayan ve maliyeti yıllık 200 milyon dolar civarında tahmin edilen bir dış kaynak transferi yürürlükteydi. Hazine’nin politika ekibinin sorumluluğu tek başına üstlenmek istememesi, Dışişleri’nin ise meselenin Kongre’ye gitmesinden kaçınması, bu transferin bir yasa ile değil bir sessizlik ile ayakta durduğunu gösteriyor.
İlan Edilmiş Fiyat Kavgası: Yüzde 50 Neyin Yarısı?
Yarı yarıya formülün görünmeyen bir değişkeni vardı: kâr hangi fiyat üzerinden hesaplanacaktı? Aramco, petrolünü büyük ölçüde kendi ana şirketlerine satıyor ve bu satışlarda indirimler uyguluyordu. Fiyat düştükçe hesaplanan kâr, dolayısıyla Suudi vergisi de küçülüyordu. 1953 yazında Dışişleri’nde yapılan bir toplantının tutanağı, Aramco’nun yarı yarıya ilkesini hesaplarken ilan edilmiş fiyatlara ya da gerçekleşen fiyatlara geçmek zorunda kalabileceğini kaydediyor.
Suudi hükümeti geriye dönük ödeme talep ediyordu. Aramco ise 1950’deki indirimlerin Suudi Arabistan’daki tesislere ve ülke dışındaki pazarlama ağına yapılan büyük yatırımlar nedeniyle haklı olduğunu savunuyordu. Tutanak, indirimlerin kaldırılıp hesabın ilan edilmiş fiyata dayandırılmasının fiilen yüzde 50’nin ötesine geçmek anlamına geleceğini de not ediyor. Irak hükümeti de Eylül 1951’de bir mektupla, İran, Suudi Arabistan ya da başka bir üretici ülke ton başına daha yüksek gelir elde ederse kendi anlaşmasının da aynı oranda yukarı çekilmesini talep edeceğini bildirmişti.
Bu tartışmanın vergi kredisiyle bağı doğrudandı. Hesaplamada kullanılan referans fiyat yükseldikçe Suudi vergisi büyüyor, Suudi vergisi büyüdükçe Amerikan şirketlerinin ABD’de mahsup edebileceği tutar artıyordu. Fiyat pazarlığının bir tarafında krallık ve şirket otururken, faturanın bir bölümü masada hiç oturmayan bir kuruma, ABD Hazinesi’ne yazılıyordu.
Kongre’nin Geç Gelen İlgisi: 1957, 1975 ve 1979
Konu kamuoyuna ancak yıllar sonra taşındı. 25 Şubat 1957 tarihli Kongre tutanaklarında bir senatör, Aramco’nun Suudi hükümetine yaptığı ödemelerin imtiyaz bedeli yerine vergi olarak kabul edilmesi halinde şirketin Suudi petrolünden elde ettiği kârı neredeyse vergisiz alabileceğini Senato kürsüsünden dile getirdi. Senatör, Amerikan halkının krallığa ekonomik yardım ve silah biçiminde büyük taahhütlerde bulunduğunu ve bu taahhütlerin asıl etkisinin Aramco’nun üretim sözleşmelerini korumak olduğunu savunarak sözleşmenin ve şirketin ABD’ye vergi katkısının kamuoyuna açıklanmasını istedi.
Yasal düzeltme ise ancak 1973 petrol şokundan sonra geldi. 1975 tarihli Vergi İndirimi Yasası petrol şirketlerine özgü 6 ayrı kredi hükmü getirdi. Bunların başında, yurt dışında petrol ve gaz çıkarımından elde edilen gelir üzerinden ödenen yabancı vergilerin ne kadarının kredi olarak kullanılabileceğine özel bir sınır koyan düzenleme geliyordu. Yani 1950’de sessizce açılan kapı, ancak çeyrek asır sonra kısmen daraltılabildi.
Mesele 1979’da bile kapanmış değildi. ABD Hazine Bakanı Haziran 1979’da Başkan’a gönderdiği gizli muhtırada, Suudi Arabistan’ın petrol üzerindeki vergilerinin ABD’de kredi olarak kabul edilip edilmeyeceğinin hâlâ zor bir mesele olduğunu yazıyordu. Vergi idaresi kısa süre içinde yeni düzenlemeler önerecekti ve bu düzenlemeler, Suudiler vergi sistemlerinde değişiklik yapmadıkça büyük olasılıkla Aramco’nun kredilerini geçersiz kılacaktı. Bakan bu konuyu Suudi Maliye Bakanı ile görüşeceğini, ancak çözümün uzun müzakereler gerektireceğini belirtiyordu.
Aynı muhtıranın petrol bölümü, 1950’deki ilişkinin tersine döndüğünü gösteriyor. ABD artık krallıktan, yüksek spot fiyatları düşürmek için üretimi geçici olarak artırmasını istiyordu. 29 yıl önce Washington’ın vergi gelirinden vazgeçerek desteklediği krallık, artık Washington’ın fiyat derdine çare arayacağı başkentti.
| Tarih | Belge | Ne söylüyor? |
|---|---|---|
| Temmuz 1948 | Karakas Büyükelçiliği raporu | Venezuela’da devletin vergi payının şirketlerin net kârına eşitlenmesi ilkesi. |
| 27 Aralık 1950 | Suudi kraliyet kararnamesi | Petrol şirketlerinin net faaliyet gelirinin yüzde 50’si üzerinden gelir vergisi. |
| 30 Aralık 1950 | Aramco ile Suudi hükümeti anlaşması | Şirketin iki Suudi vergi yasasına da tabi olmayı kabul etmesi. |
| 10 Ocak 1951 | Dışişleri görüşme tutanağı | 1950 hesabı: 110 milyon dolarlık Suudi payı ve 6 milyon dolarlık ABD vergisi. |
| 25 Ocak 1951 | Dışişleri genelgesi | Artan ödemelerin kaynağının ABD hükümeti olabileceği uyarısı. |
| 28 Ocak 1952 | Telefon görüşmesi tutanağı | Suudi vergisi ödenmeden kredi kullanılmaması ve gecikmenin 8 aya inmesi. |
| 11 Şubat 1953 | Çok gizli Dışişleri muhtırası | Hazine denetimi ve yılda 200 milyon dolar civarında net transfer tahmini. |
| 25 Şubat 1957 | Senato tutanakları | Ödemelerin vergi sayılmasıyla kârın neredeyse vergisiz kaldığı eleştirisi. |
| 1975 | Vergi İndirimi Yasası | Petrol çıkarım gelirlerinde yabancı vergi kredisine özel sınır. |
| Haziran 1979 | Hazine Bakanı muhtırası | Aramco kredilerinin yeni düzenlemelerle geçersiz kalabileceği uyarısı. |
Faturanın Kimde Kaldığı: Bugüne Bakan Ders
Tek varil örneğindeki tablo, belgelerin anlattığı hikayenin özüdür. 1950 düzenlemesinin hukuki faturası şirkete, ekonomik faturası ise kredinin kapsadığı ölçüde Amerikan vergi mükellefine kesildi. Kâğıt üzerinde Aramco krallığa ödeme yapıyordu. Gerçekte bu ödemenin vergi başlığı altındaki kısmı, Washington’ın tahsil etmekten vazgeçtiği gelirdi. Bu gelirin onlarca yıla yayılan toplam tutarı, bu yazıda kullanılan birincil belgelerde yer almıyor. Elimizdeki tek kurumsal tahmin, 1953 başında bütün bölge için verilen yılda 200 milyon dolar civarındaki rakamdır.
Düzenlemenin uzun ömrü, petrodolar tartışmalarına da farklı bir ışık tutuyor. 1950’de para Hazine’den Körfez’e akıyordu; vazgeçilen vergi geliri, Washington ile krallık arasındaki ilişkinin ilk mali harcı oldu. 1974 sonrasında yön tersine döndü ve Körfez’in petrol fazlası Amerikan Hazine kağıtlarına yöneldi. İki dönemin ortak noktası, ilişkinin en önemli mali unsurlarının kamuya açık bir antlaşmada değil, teknik düzenlemelerde ve gizli yazışmalarda yaşamasıdır.
Golden Gimmick, Gerçeklik Gecikmesi Teoremi’nin ders kitabı örneği gibidir. Maliyet 1950’de doğdu; Hazine’nin denetim masasına 3 yıl sonra, Senato kürsüsüne 7 yıl sonra, yasaya 25 yıl sonra ulaştı ve 29 yıl sonra hâlâ çözülmemiş bir müzakere konusuydu.
Bütçede kalemi olmayan bir sübvansiyon, oylanmadığı için tartışılmaz; tartışılmadığı için de uzun yaşar. Enerji diplomasisinde gerçek bedel çoğu zaman imzalanan metinde değil, metnin vergi mevzuatıyla buluştuğu noktada yazılır. Bugün bir enerji anlaşmasını okurken sorulması gereken soru, kimin ne kadar ödediği değil, ödemenin hangi başlık altında yapıldığı ve o başlığın faturayı kime devrettiğidir.
Foreign Relations of the United States, 1948, Cilt IX: Batı Yarımküre. Karakas Büyükelçiliği’nin Venezuela petrol politikasına ilişkin Temmuz 1948 raporu.
Foreign Relations of the United States, 1951, Cilt V: Yakın Doğu ve Afrika. Aramco ile yapılan 10 Ocak 1951 tarihli görüşme tutanağı; Gulf Oil görüşme tutanağı; 25 Ocak 1951 tarihli Dışişleri genelgesi; 1951 Cidde telgrafları ve Suudi Arabistan politika belgesi.
Foreign Relations of the United States, 1952 ile 1954, Cilt IX: Yakın ve Orta Doğu. 28 Ocak 1952 tarihli telefon görüşmesi tutanağı; 11 Şubat 1953 tarihli Aramco vergi denetimi muhtırası; 13 Şubat 1953 tarihli toplantı tutanağı; 1953 yazı petrol fiyatı toplantı tutanağı.
Foreign Relations of the United States, 1977 ile 1980, Cilt XVIII: Orta Doğu ve Arap Yarımadası. ABD Hazine Bakanı’nın Suudi Arabistan’a yönelik ekonomik ve mali girişimler konulu Haziran 1979 muhtırası.
ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi, Çokuluslu Şirketler Alt Komitesi. Multinational Oil Corporations and U.S. Foreign Policy, 1975.
ABD Kongresi. Congressional Record, Senato, 25 Şubat 1957.
Vanderbilt Journal of Transnational Law, Cilt 9, Sayı 3. Venezuela petrol sanayiinde özel denetimden kamu denetimine geçiş üzerine makale.
Syracuse Journal of International Law and Commerce. ABD petrol şirketlerinin federal gelir vergisi uygulaması üzerine makale.
Case Western Reserve Journal of International Law. Yabancı vergilendirme ve petrol vergi kredileri üzerine önerilen değişiklikler makalesi.
Bu makalede yer alan bilgi ve değerlendirmeler yalnızca bilgilendirme amacıyla sunulmaktadır; yatırım danışmanlığı veya alım-satım tavsiyesi niteliği taşımaz. Yatırım danışmanlığı sözleşme çerçevesinde sunulmaktadır. Geçmiş performans gelecekteki sonuçların güvencesi değildir. Veriler kamuya açık kaynaklardan derlenmiş olup doğruluk konusunda garanti verilmemektedir. Bu içeriğe dayanılarak alınan kararların sonuçlarından okuyucu şahsen sorumludur.